“Sumud”… Bu kelime, Filistinlilerin dilinde “sarsılmaz direnç” demektir. Bir toprak parçasına, bir eve, belki bir vicdana tutunmaktır. Yıkılsa da yeniden ayağa kalkmak, yok sayılsa da “ben buradayım” diyebilmektir. İşte Sumud filosu, sadece birkaç gemiden ibaret bir yardım filosu değil, bir kelimenin ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Dalgaların üzerinde taşınan şey yalnızca un, ilaç, gıda değildir. Aynı zamanda bir halkın onuru ve tüm insanlığın vicdanıdır.
44’ten fazla ülkeden gelen aktivistlerin bir araya gelmesi, aslında insanlığın ortak bir çığlığıdır. Gemiler ve diller farklı olsada yüklerinde olan şey aynı; ‘UMUT’. Bu umut, Gazze’ye ulaşmak için denizlerin üzerine yazılmış bir manifestodur. Küçük balıkçı teknelerinden büyük gemilere kadar, her parça “birleşirsek güç oluruz” mesajı taşır. Ancak bu güç, yalnızca Filistin için değil, tüm insanlığın kendi vicdanını yeniden hatırlaması için gereklidir.
Ne yazık ki bu filonun karşısına çıkan en büyük engel, yalnızca İsrail’in ablukası değil, aynı zamanda sessizliktir. Gemilerin limanlardan kalkışına izin vermeyen ülkeler, denizlerde yolunu kesen güçler, hukuku eğip büken devletler… Hepsi aynı zincirin halkalarıdır. Bir kısmı korkudan, bir kısmı çıkar hesabından, bir kısmı da aldırmazlıktan bu çabanın önünü keser. Oysa asıl kaybeden, denizdeki gemiler değil, insanlığın kendi vicdanıdır.
Gazze’de bir çocuk, yıkık dökük hastanelerinde ilaç bulamadığı için hayatını kaybediyor. Bir annenin gözyaşıyla suladığı toprak, kuraklıktan değil, zulümden kavruluyor. Dünya ise lüks salonlarda toplantılar yapmaya devam ediyor. Sumud filosu, işte bu utancın ortasında küçük bir vicdan çağrısıdır. Çünkü mesele birkaç koli yardım malzemesi değildir. Mesele, açlığa mahkûm edilen, nefesi kesilen, toprağı çalınan bir halkın insan yerine konulmadığıdır.
Burada sert bir hakikatle yüzleşmek zorundayız. Sözde adaleti, ümmeti ve kardeşliği dillerinden düşürmeyen kişiler, insanlık onuru ve vicdan söz konusu olduğunda yüksek perdeden konuşuyorlar. Konu Gazze ve mazlum milletlerin yaşadığı yıkım olunca ise suskunluğa gömülmüşlerdir. Söz sahipliği iddiasında olanlar, gerçek adalet karşısında dilsizleşmişlerdir.
Sumud Filosu, bir halkın direncinin simgesi olarak tarihe geçti. Ama insanlık, bu sınavda hâlâ sınıfta kalmaya devam ediyor. Şimdi sormak gerekiyor: Birkaç gemiyle denizlere sığmayan, bu vicdan çığlığını duymayan devletler, hangi insani değerlerden söz edebilir? Gazze’ye ulaşamayan gemiler mi kaybetmiştir, yoksa sessiz kalan dünya mı?
Cevap aslında çok basit. Kaybeden biziz. Biz, yani sessiz kalan, susan, görmezden gelen dünya. Ve eğer bir gün kendi çocuklarımızın gözlerinin içine bakarken onlardan “neden sustunuz?” sorusunu duymak istemiyorsak, bu sessizliğe karşı çıkmak zorundayız.