Yıllarca Sinop’u, Trabzon’u, İstanbul’u vurdular. Sonra Osmanlı onları Tuna’nın en güvenilir savunma gücüne dönüştürdü. Potkalı Kazakları — tarihin en beklenmedik ittifaklarından birinin hikâyesi.
5 Haziran 1775. Ukrayna stepi. General Tekeli komutasındaki Rus ordusu, Zaporojye Siçi’ni toplarla kuşatıyor. Direniş anlamsız. Lider Kalnishevsky teslim olmasını tavsiye ediyor. Kazaklar bırakıyor. Siç yerle bir ediliyor.
Bu yıkımdan sonra binlerce insan güneye akar. Osmanlı sınırına.
Ve Osmanlı onları kovmaz.
İşte burada tarih tuhaflaşmaya başlar.
Kim Bunlar?
Kazak sözcüğü eski Türkçe’den gelir: cesur, özgür, maceracı insan. Dinyeper kıyısında örgütlenen bu savaşçı halk, kendilerine Siç dedikleri kale-karargâhlar kurdu. Siç’e girişin iki şartı vardı: Erkek olmak ve Ortodoks olmak. Milliyet fark etmezdi.
Osmanlı belgelerinde bu insanlara “Potkalı” ya da “Butkalı” denildi. Kelimenin kökü Tatarca — pişmiş buğday lapası anlamına gelir. Onları ilk gören muhtemelen yemeklerini kaynatırken görmüştü. Ama bu insanlar dün Osmanlı’nın düşmanıydı. On yedinci yüzyıl boyunca Akkerman’ı, Kili’yi, Sinop’u, Trabzon’u, hatta İstanbul’u denizden vurmuşlardı. Sırf bu baskınlara karşılık vermek için defalarca sefer düzenlenmişti.
1775’te hesap değişti. Rusya Ukrayna steplerini yutmuştu. Osmanlı ise bir yıl önce Küçük Kaynarca yenilgisiyle sarsılmıştı. İki taraf da aynı düşmana sahipti. Ve Potkalılar sığınak arıyordu.
“Osmanlı, yıllarca kendisini yağmalayan Kazakları Tuna savunmasının en güvenilir gücüne dönüştürdü.”
Anlaşmanın Özü
1778’e gelindiğinde 1.500 Potkalı Kazak’ının Akkerman yakınlarında toplandığı İstanbul’a bildirilmişti. Osmanlı bunları Özi bölgesindeki nehir ve göl kıyılarına iskân etti. Balıkçılık yapabilecekleri, geleneksel hayatlarını sürdürebilecekleri alanlara.
Karşılığında tek bir şey istedi: Sefer vaktinde hazır olmak. Vergi yok. Cizye yok.
Bu anlaşmayı Potkalıların kendileri dilekçeyle talep etmişti. O dilekçe Osmanlı arşivinde bugün hâlâ duruyor:
POTKALI KAZAKLARININ DİLEKÇESİ
“…biz askerî ve erbâb-ı cenk ve bekâr makûlesinden olduğumuza binâen cizye vermeziz padişah-ı âlempenâh efendimiz hazretlerinin her ne vakit seferi zuhûr eder ise… cân ve baş fedâsıyla uğrunda sâdıkâne hizmet ederiz…”Belge şunu söylüyor: biz askerîyiz, cizye verirsek asker olmaktan çıkarız. Savaş zamanı çağırın, geliriz.
İstanbul bu mantığı kabul etti. Kazakların hetmanları Edirne’ye yerleştirildi. Belgede bu insanlar Osmanlı’nın köklü savaşçı sınıfıyla — “evlâd-ı fâtihân” ile — eşdeğer tutuldu.
Bu küçük bir ayrıntı değildi. Geleneksel Osmanlı sisteminde düzenli orduya yalnızca Müslümanlar alınırdı. Potkalılar bu kuralın ilk gerçek istisnasıydı.
Sahne: Özi Nehri, Kasım 1787
Osmanlı-Rus Savaşı başlamış. Özi cephesinde elli kadar Potkalı Kazağı iki kayığa biniyor. Aksu Nehri’ndeki Rus Geçidi’ne ulaşıyorlar. Gece baskını. Rus karakoluna dalıyorlar.
Ertesi sabah İsmail Seraskeri raporu okuyor ve İstanbul’a yazıyor:
İSMAİL SERASKERİ’NİN TAHRÎRATI
“Zikrolunan Potkalı Kazağı Moskovlu’ya hasım olup niçe hizmetleri sibkat eylediği serhadlü indinde âşikâr ve işe yarar bir tâife oldukları bedîdâr olmuştur.”Belge şunu söylüyor: Moskova’ya düşmanlar, daha önce de iş gördüler. İşe yarar adamlar.
Osmanlı belgelerinin dili soğuk ve bürokratiktir. “İşe yarar” demek, aslında çok şey söylemektir.
Savaşın Ortasında Bir Mühür Meselesi
Yıl 1806. Rusya yeniden savaş ilan etti. İki bin Kazak İsmail’den İbrail Kalesi’ne transfer edildi. Kili’den, Vilkovo’dan, Galatz’tan diğer Tuna birlikleri kaleye çekildi.
Rus komutanı Langeron günlüğüne not düşüyordu: İbrail’de “Türklerden ve Tatarlardan daha fazla zarar verebilecek üç bine kadar Tuna Kazağı” vardı. Ve yalnızca bu Kazaklar Tuna boyunca nerede geçiş yapılabileceğini biliyordu.
Düşman komutanın ağzından gelen bu itiraf, herhangi bir madalyadan daha değerliydi.
Rusçuk’taki çatışmalar sırasında Potkalı komutanı hayatını kaybetti. Kazaklar kendi aralarında yeni bir komutan seçtiler. Ama devletin bu seçimi tanıması için İstanbul’dan mühür gelmesi gerekiyordu. Sadrazam durumu aktardı:
SADRAZAM’DAN SADARET KAYMAKAMINA
“…sergerde olan Kazak’a taraf-ı Devlet-i Aliyye’den sergerdelik mühri virilmek âdet olup hâlik-i mersûm yedinde olan mühür dahi kendü ile beraber telef olmak hasebiyle sâbıkı misüllü sergerde-i mersûma dahi mühür i’tâsını… istidâ ve niyâz…”Belge şunu söylüyor: komutanın ölümüyle mühür de gitti. Kazaklar kendi liderlerini seçti. Devlet bu seçimi yeni bir mühürle onaylasın.
Kazaklar kendi liderlerini seçiyor. Osmanlı ise o seçimi bir mühürle onaylıyor. Özerklik ile sadakat arasında, hiç kopmayan ince bir ip.
Hazine Eridi, Asker Bozulmadı
Arşiv belgelerinin önemli bir kısmı mali nitelikte. Birikmiş maaşlar, tüfenkler, cephane listeleri, zahire bedelleri. Aylarca ödeme yapılamamış. Kazaklar baskı yapıyor, nazır sıkıştırılıyor.
Bu dönemde Serdar-ı Ekrem’den Rikab Kaymakamına giden bir yazı var. Para yok, ama yazı çarpıcı:
SERDAR-I EKREM’DEN RİKAB KAYMAKAMINA
“…ağa-yı mümâ-ileyh gayûr ve hamiyyetkâr bendegân-ı saltanat-ı seniyyeden olup uğûr-ı din ü devlet-i aliyyede cânsiperâne sa’y ü gayret ve ibrâz-ı merd-engî ve şecâ’at etmekte olduklarından… mebâliğ-i merkûmenin her ne veçhile olur ise bir gün evvel te’diye ve i’tâsıyla mehâm-ı seferiyenin vikâyesi…”Belge şunu söylüyor: bu adamlar geceli gündüzlü savaşıyor, yiğitlik gösteriyor. Bu kadar yararlılık ortadayken maaşları gecikemez. Parayı bir gün önce verin.
Savaş ortasında, hazinenin dibini gördüğü bir dönemde bu yazıyı yazan komutan yalnızca bürokratik bir işlem yapmıyor. Kazakları savunuyor.
Tuna Hâlâ Akıyor
1812’de Bükreş Antlaşması imzalandı. Potkalılar yeniden iskân meselesine döndü. 1826’da Silistre süvari alayına dahil edildiler — Osmanlı tarihinde bir Hristiyan topluluğun ilk kez düzenli orduya alındığı an.
1828-1829 savaşında bir kısım Rusya tarafına geçti. Kalanlar kalmaya devam etti.
Berlin Antlaşması’yla (1878) Dobruca Romanya’ya geçince Kazak topluluklarının büyük kısmı o yeni sınır içinde kaldı. Osmanlı idaresinin dışına çıktılar. Yüz yılı aşan bir hikâye böyle kapandı.
Bugün Ukrayna’nın içinden geçen savaş haberleri ekranlarda akarken, bu toprakların insanlarının iki büyük imparatorluk arasında nasıl var olmaya çalıştığını düşünmek garip bir his uyandırıyor. Potkalı Kazakları o sorunun en keskin cevaplarından birini yaşayarak verdiler.
Kendi liderlerini seçtiler. Kendi mühürlerini taşıdılar. Kendi kiliselerini korudular. Ve Osmanlı bütün bunlara saygı duydu — çünkü karşılığında onlar da, arşiv belgelerinin ifadesiyle, “cânla başla hizmet ettiler.”
İstanbul arşivlerinde hâlâ bekleyen onlarca belge var. O belgelerden yükselen ses bugünün dünyasına da bir şeyler söylüyor: İki büyük gücün ortasında kimliğini koruyarak ayakta kalmak mümkündür. Yeter ki kırmızı bayrağını açmayı bil.