Rusya ile Ukrayna arasında 2022’de başlayan savaş, sadece iki ülkenin değil, tüm dünyanın siyasi dengelerini sarsmaya devam ediyor. Binlerce insanın hayatına mal olan bu çatışma, enerji ve gıda krizinden jeopolitik ittifaklara kadar birçok alanda etkisini gösterdi. Dünya, bu savaşın sonlandırılması için çözüm yolları ararken, uzun bir aradan sonra, savaşın bitmesine yönelik Putin’in arabuluculuk için Türkiye’yi işaret etmesiyle gözler yeniden ülkemize çevrildi.
Türkiye’nin bu süreçteki pozisyonu, tarafsızlık ile denge siyasetini başarıyla yürüttüğü ince bir siyasi ve diplomasi örneğidir. Bir yandan NATO üyesi olan ve Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü destekleyen Türkiye, diğer yandan Rusya ile enerji, ticaret ve turizm ilişkilerini sürdürerek, çift yönlü denge politikasıyla, her iki ülkenin de güvenebileceği ender bir ülke haline geldi.
Ayrıca Türkiye’nin Karadeniz’deki hâkimiyeti ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni tarafsız ve istikrarlı bir şekilde uygulaması, bölge ülkeleri tarafından saygı ile karşılanıyor. Bu diplomatik denge sayesinde, savaşın ilk dönemlerinde İstanbul’da Rus ve Ukraynalı heyetlerin bir araya gelmesi sağlanmış ve dünyayı rahatlatan ‘Tahıl Koridoru Anlaşması’ Türkiye’nin öncülüğünde imzalanmıştı.
Türkiye, bu arabuluculuğuyla Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Asya’da bulunan ülkelerin yaşayabileceği bir gıda krizinin önüne geçerek milyonlarca kişinin hayatını kurtardı. İşte tam da bu sebeplerle, Ukrayna ve Rusya’nın yanı sıra dünyada da barışçıl politikasıyla, diğer süper güç ülkelere rağmen arabulucu bir ülke konumuna geldi.
ABD Neden Bu Rolü Üstlenemedi?
ABD’nin arabuluculuk rolünden uzak kalması aslında kendi politikalarının bir sonucu. Washington, savaşın başından itibaren Rusya’ya karşı yaptırım politikalarıyla ve askeri yardımlarla doğrudan taraf oldu. Trump’ın dünyanın gözü önünde Zelenski’yi azarlayarak Rusya’ya ‘tarafsız değilim, arabulucu olabilirim’ mesajına rağmen, Rusya’nın gözünde ABD’yi “taraflı” olmaktan kurtaramadı. Ukrayna’nın yanında açıkça yer almak ve ABD’nin barışı sağlama yönündeki girişimlerinin güvenilirliğini zedeledi.
Üstelik ABD dış politikası genellikle ‘güç diplomasisi’ üzerine kurulu. Oysaki Türkiye, bu çatışmada ‘diyalog diplomasisi’ yürütmeyi tercih etti. Güçlü söylemler yerine, esnek ve kültürel bağları da gözeten bir dil kullandı. Batı’nın yaptırımlar ve baskıyla ilerlemeye çalıştığı süreçte, Türkiye’nin kapıları hem Kiev’e hem Moskova’ya açık kaldı. Bu da arabuluculuk için vazgeçilmez bir avantaj sağladı.
Türkiye’nin Küresel Arabuluculuk Profili
Türkiye’nin sadece Ukrayna-Rusya savaşında değil, küresel ölçekte birçok anlaşmazlıkta ara bulucu rol üstlendiğini görmek mümkün. İsrail ile Filistin arasındaki arabuluculuk çabaları, Katar ile Körfez ülkeleri arasında bozulan ilişkilerin onarılmasında oynadığı rol ve Somali-Sırbistan gibi coğrafi olarak uzak ama stratejik önemi yüksek ülkeler arasında yürüttüğü diyalog süreçleri, Türkiye’nin bu alandaki kabiliyetini gözler önüne seriyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın lider diplomasisi ve Dışişleri Bakanlığı’nın çok yönlü, çok katmanlı diplomatik hamleleri sayesinde Türkiye, artık sadece bir bölge ülkesi değil; krizlerin çözümünde küresel bir aktör olarak görülüyor. Bu rol, çoğu zaman sadece askeri güçle değil, tarihsel hafızayla, insani yaklaşımla ve diplomatik zekâyla elde edilir.
Türkiye’nin arabuluculuk rolü, sadece kısa vadeli siyasi başarılarla sınırlı değil tabii ki. Bu süreç, Türkiye’nin uluslararası saygınlığını artırmakla birlikte; aynı zamanda enerji, gıda ve ticaret koridorlarında merkez ülke olma vizyonuna katkı sağlıyor. Barışı sağlayan ülke olmak, bir milletin küresel itibarı için en değerli siyasi sermayedir.
Türkiye’nin Rusya-Ukrayna savaşında üstlendiği arabuluculuk görevi, bir ‘şans’ değil, yıllardır inşa edilen çok boyutlu diplomasinin bir sonucudur. Güven veren, çözüm odaklı ve kararlı bu diplomasi anlayışı, yalnızca bugünkü krizleri değil, geleceğin dengelerini de şekillendirecektir. Türkiye, savaşın ortasında bir barış köprüsüdür. Ve bu köprü, sadece iki ülkeyi değil, insanlığın umudunu da taşımaktadır.