Tam 110 yıl sonra Türk sancağı yeniden Hicaz coğrafyasının güvenliğinde. Mekke’de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan savunma anlaşması, yalnızca üç ülke arasındaki askeri iş birliğini güçlendiren bir metin olarak okunmamalı. Bu anlaşma, Türkiye açısından tarihî bir dönüm noktasıdır. Bir asır önce Osmanlı Devleti’nin çekildiği Hicaz coğrafyasında bugün Türkiye yeniden güvenlik denkleminde.
Mekke ve Medine… İslam dünyasının kalbi. Ve Türkiye artık bu iki kutsal şehrin güvenliğini ilgilendiren bölgesel güvenlik mimarisinin önemli aktörlerinden biri. Bu kez çok farklı bir Türkiye var. Savunma sanayiinde kendi teknolojisini geliştiren, İHA ve SİHA üreten, hava savunma sistemleri geliştiren, denizlerde gücünü artıran, bölgesel krizlerde kendi kararını verebilen bir Türkiye var artık. İşte bu nedenle Mekke Anlaşması’nın anlamını yalnızca bugünün siyasi gelişmeleri üzerinden okumak büyük resmi kaçırmamıza neden olur.
Türkiye’nin Caydırıcılığı Büyüyor
Anlaşmanın en önemli maddelerinden biri, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırı, üç ülkenin tamamına yönelik bir saldırı olarak değerlendirilecek. Bu madde, bölgedeki hesapları değiştirebilecek ciddi bir caydırıcılık oluşturuyor. Türkiye’nin askeri gücü, Pakistan’ın nükleer kapasitesi ve Suudi Arabistan’ın ekonomik ve enerji gücü ile birlikte üç ülkenin sahip olduğu farklı güç unsurları aynı güvenlik çatısı altında birleşiyor. Bu yapı doğru yönetildiğinde bölgede yeni bir güç dengesi oluşturabilir. Özellikle İsrail’in bölgedeki askeri faaliyetleri düşünüldüğünde, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın birlikte oluşturacağı caydırıcılık son derece önemli.
Bilindiği üzere bölgede en ufak bir bahane bile savaşın zeminini hazırlıyor. Burada mesele savaş çıkarmak değil. Tam tersine. Güçlü bir caydırıcılık oluşturarak savaş ihtimalini azaltmak. Çünkü gerçek güç, gerektiğinde savaşabilecek kapasiteye sahip olmak ve aynı zamanda savaşı önleyebilmektir.
Bu anlaşmanın Türkiye açısından en önemli taraflarından biri de taşıdığı tarihî anlam. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde Hicaz, Anadolu’nun güvenlik ve siyasi alanının önemli parçalarından biriydi. Bugün ise aradan geçen yaklaşık 110 yılın ardından Türkiye yeniden Hicaz’ın güvenlik denkleminde. Ve bu noktada tarihimizin en önemli isimlerinden biri akla geliyor: Medine Müdafii Fahreddin Paşa…
1916-1919 yılları arasında Medine’yi savunan, elindeki bütün imkânları sonuna kadar kullanan ve Medine-i Münevvere’yi terk etmemek için büyük mücadeleler veren Osmanlı paşası. Onun için Medine, peygamber efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in şehriydi. Bu yüzden verdiği mücadele Türk tarihinin en güçlü sayfalarından biri olarak hafızamızda yer aldı. Fahreddin Paşa’nın bıraktığı miras, bugün farklı bir biçimde yeniden anlam kazanıyor. O gün Türk askeri Medine’yi savunuyordu. Bugün Türk ordusu, Türkiye’nin sahip olduğu askeri güç ve caydırıcılık kapasitesiyle Mekke ve Medine’nin güvenliğine katkı sunabilecek bir konuma yeniden ulaştı. Bir asır önce Medine’yi savunan Türk askeri, bugün Mekke ve Medine’nin güvenliğinde yeniden sorumluluk üstleniyor. Fahreddin Paşa’nın mirasına yakışan da budur.
Asıl Sınav İran
Mekke Anlaşması’nın Türkiye açısından en hassas başlıklarından biri İran. Ancak İran’ı sadece dost veya düşman olarak görmek doğru olmaz. Çünkü İran bizim için geçici bir mesele değil, yüzlerce yıllık bir komşuluk ve bölgesel denge meselesidir. Osmanlı ile Safevîler döneminden bugüne, Anadolu ve İran coğrafyası kimi zaman karşı karşıya geldi, kimi zaman rekabet etti, kimi zaman da ortak çıkarlar etrafında hareket etti. Bütün bu mücadelelere rağmen Türkiye – İran sınırının yaklaşık dört asırdır büyük ölçüde değişmemiş olması bile iki ülkenin birbirleriyle yaşamaya alışmış iki köklü devlet olduğunu gösteriyor.
Bugün de durum çok farklı değil. Suriye’de, Irak’ta ve Kafkasya’da çıkarlarımız zaman zaman çatışabilir. Enerji, ticaret, terörle mücadele ve sınır güvenliği gibi alanlarda ise yollarımız kesişebilir. Yani İran, Türkiye’nin hesaba katmak zorunda olduğu önemli bir bölgesel güçtür.
Türkiye’nin yapması gereken bir taraf seçmek değil, kendi tarafını güçlü tutmaktır. Gerektiğinde İran’la rekabet etmeli, gerektiğinde iş birliği yapmalıdır. Fakat kararını her zaman kendi millî çıkarlarına göre vermelidir. Mekke Anlaşması’nın gerçek başarısı da burada ortaya çıkacaktır: Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’la güçlü bir caydırıcılık oluştururken, İran’la tarihî dengeyi koruyabiliyorsa, bölgesel bir ittifakın parçası olmanın ötesine geçerek kendi eksenini kuran bir güç merkezi hâline gelecektir.
Yeni Bir Savunma Sanayii Hattı
Mekke Anlaşması Türkiye için büyük bir ekonomik fırsat da oluşturabilir. Türkiye’nin savunma sanayiindeki üretim gücü ile Suudi Arabistan’ın finansal kapasitesi birleşebilir. Pakistan’ın askeri tecrübesi ve nükleer caydırıcılığı bu yapıya farklı bir boyut kazandırabilir. Ortak savunma projeleri, ortak tatbikatlar, istihbarat paylaşımı, insansız hava araçları, deniz güvenliği gibi alanlarda iş birlikleri kurulabilir. Türkiye açısından en büyük kazanımlardan biri de burada ortaya çıkar. Türkiye yalnızca savunma ürünleri satan bir ülke olmaktan çıkıp bölgesel savunma ekosisteminin merkezlerinden biri haline gelebilir.
Yeni(den) Bir Güç Merkezi
Dünyada yeni bir güç dengesi kuruluyor. ABD, Çin, Rusya ve Avrupa arasındaki rekabet büyürken Orta Doğu ve Asya’da da yeni güvenlik yapılanmaları ortaya çıkıyor. Türkiye’nin böyle bir dönemde kendi çevresinde güçlü ortaklıklar kurması stratejik bir zorunluluk haline geliyor. Ve görünen o ki; bu ittifak sadece 3 ülkeyle kalmayarak, bölgeyi saran bir ittifaka dönüşecektir. Mekke Anlaşması bu açıdan önemli bir başlangıç.
Türkiye’nin amacı bölgede yeni savaşlar üretmek değil, yeni bir caydırıcılık düzeni kurmak olmalı. Çünkü Türk sancağının Hicaz’da yeniden yükselmesi, tarihin tekrarı anlamına gelmiyor. Türkiye’nin tarihinden aldığı güçle geleceğini yeniden inşa etmesi anlamına geliyor.