Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Mekke’de şekillenen yeni savunma ve güvenlik mimarisi, yalnızca üç devlet arasında kurulmuş teknik bir askerî iş birliği olarak okunmamalıdır. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Anadolu Ajansı Editör Masası’nda yaptığı değerlendirmeler, meselenin arkasında daha geniş bir dış politika tahayyülünün bulunduğunu göstermektedir.
Fidan’ın ortaya koyduğu çerçevede kolektif savunma, bölgesel istikrar, Gazze, Rusya-Ukrayna savaşı, Kıbrıs ve ASEAN gibi birbirinden farklı görünen başlıkların aslında ortak bir noktada birleştiğini söylemek mümkündür:
Türkiye artık yalnızca değişen uluslararası sisteme uyum sağlayan bir devlet değil; kendi çevresinde denge üreten bir güç merkezi olmayı hedeflemektedir.
Mekke Anlaşması da tam olarak bu dönüşümün okunabileceği yeni eşiklerden biridir.
Mekke: Anlaşmanın Mekânı da Mesajın Bir Parçasıdır
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki güvenlik yapılanmasının Mekke ile özdeşleşmesi sembolik açıdan dikkat çekicidir.
Çünkü uluslararası ilişkiler yalnızca anlaşma maddelerinden ibaret değildir. Devletlerin nerede buluştuğu, hangi tarihsel hafızaya hitap ettiği ve hangi semboller üzerinden ortaklıklarını görünür kıldığı da stratejik iletişimin parçasıdır.
Mekke bu bakımdan herhangi bir diplomatik merkez değildir.
Suudi Arabistan açısından dinî meşruiyet ve İslam dünyasındaki merkezî konumun; Pakistan açısından askerî kapasite ve nükleer caydırıcılığın; Türkiye açısından ise tarihsel devlet tecrübesi, gelişen savunma sanayii, askerî operasyon kabiliyeti ve geniş diplomatik ağın aynı masada buluşması anlamına gelmektedir.
Fidan’ın anlaşmanın herhangi bir üçüncü devlete karşı kurulmadığını özellikle vurgulaması da önemlidir. Çünkü burada kurulmak istenen yapı klasik anlamda bir “düşmana karşı ittifak” olmaktan ziyade, ortak güvenlik çıkarlarının kurumsallaştırılmasına yönelik bir denge mekanizması görünümündedir.
Bu nedenle Mekke’yi yalnızca yeni bir savunma anlaşmasının adresi olarak değil, değişmekte olan Ortadoğu güvenlik mimarisinin sembolik merkezlerinden biri olarak okumak gerekir.
Osmanlı’nın Denge Aklı: Güç Her Zaman Savaşmak Değildir
Türk devlet geleneğinde dış politika yalnızca askerî üstünlük üzerinden yürütülmemiştir.
Özellikle Osmanlı tecrübesinde devletin çevresindeki güçleri birbirleriyle ilişkileri üzerinden okumak, gerektiğinde birini diğerine karşı dengelemek, tampon alanlar oluşturmak, ticaret yollarını korumak ve merkezin güvenliğini mümkün olduğunca ileri hatlarda tesis etmek önemli bir stratejik refleks olmuştur.
Osmanlı, farklı dönemlerde Venedik, Habsburglar, Lehistan, Rusya, İran ve daha sonra İngiltere ile Fransa arasındaki rekabetleri yalnızca tehdit olarak görmemiş; bunların oluşturduğu güç boşluklarını ve karşılıklı bağımlılıkları da değerlendirmiştir.
Bu anlayışın temelinde basit fakat güçlü bir ilke vardır:
Devlet, tehdidin kendi sınırlarına ulaşmasını beklemez; tehdidin oluştuğu dengeyi yönetmeye çalışır.
Dolayısıyla tarihsel Türk dış politika aklının en belirgin özelliklerinden biri, “denge içerisinde merkez” olabilme yeteneğidir.
Bugün Ankara’nın aynı anda NATO içerisinde bulunması, Rusya ile konuşabilmesi, Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunması, Körfez ülkeleriyle güvenlik ilişkilerini geliştirmesi, Pakistan ile stratejik bağ kurması, Türk dünyasında kurumsallaşmayı desteklemesi ve Güneydoğu Asya’ya kadar diplomatik ağını genişletmesi bu tarihsel refleksin modern uluslararası sisteme uyarlanmış biçimi olarak okunabilir.
Sadakat Paktı: İttifakların Görünmeyen Sermayesi
Burada üzerinde durulması gereken diğer kavram “sadakat”tir.
Uluslararası ilişkilerde devletlerin ebedî dostluklarından ziyade kalıcı çıkarlarından söz edilir. Bu doğrudur. Ancak yalnızca çıkar üzerine kurulan ilişkilerin kriz zamanlarında ne kadar kırılgan olduğu da tarih boyunca defalarca görülmüştür.
Güvenlik ittifaklarını güçlü yapan şey yalnızca ortak düşman değildir.
Ortak tehdit algısı, karşılıklı bağımlılık, kurumsal devamlılık ve en önemlisi öngörülebilir sadakat gerekir.
Buna “sadakat paktı” diyebiliriz.
Buradaki sadakat, devletlerin kendi millî çıkarlarından vazgeçmesi değildir. Tam tersine, ortaklığın bedel gerektirdiği zamanlarda tarafların birbirlerini terk etmeyeceklerine dair oluşturdukları stratejik güvendir.
Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan hattının gelecekteki gerçek gücü de metindeki maddelerden önce burada sınanacaktır.
Çünkü savunma anlaşmalarının gerçek değeri imzalandıkları gün değil, kriz çıktığında anlaşılır.
Ortadoğu’da Güç Dengesi Yeniden Kuruluyor
Ortadoğu artık 1990’ların veya 2000’lerin Ortadoğu’su değildir.
ABD bölgedeki askerî ve siyasi varlığını yeniden ölçeklendirirken Çin ekonomik kapasitesiyle, Rusya askerî ve diplomatik araçlarıyla, bölgesel devletler ise giderek daha bağımsız politikalarla hareket etmektedir.
İran kendi nüfuz alanlarını korumaya çalışırken İsrail güvenlik doktrinini giderek daha geniş bir coğrafyaya taşımaktadır. Körfez ülkeleri ise geçmişte olduğu gibi yalnızca büyük güçlerin güvenlik şemsiyelerine bağımlı kalmak istememektedir.
İşte Türkiye açısından fırsat da risk de burada ortaya çıkmaktadır.
Çünkü güç boşlukları iki sonuç üretir:
Ya kaos doğurur ya da yeni bir bölgesel düzen meydana getirir.
Türkiye’nin son dönemdeki dış politika hamleleri ikinci ihtimali güçlendirmeye yönelik görünmektedir.
Mekke hattı bu nedenle yalnızca üçlü bir savunma yapılanması değildir. Eğer sürdürülebilir ve kurumsal bir yapıya dönüşürse Ortadoğu, Doğu Akdeniz, Kızıldeniz, Hint Okyanusu ve Güney Asya güvenlik alanlarını birbirine bağlayan daha geniş bir jeopolitik eksenin çekirdeğini oluşturabilir.
Haritaya bu açıdan bakıldığında Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan üçgeninin coğrafi anlamı daha açık görülür.
Anadolu — Doğu Akdeniz — Arap Yarımadası — Kızıldeniz — Hint Okyanusu — Güney Asya.
Bu hat enerji yollarının, deniz ticaretinin, kritik boğazların ve küresel tedarik zincirlerinin kesiştiği muazzam bir jeostratejik kuşaktır.
Türk Dünyası: Jeopolitik Derinliğin Diğer Sütunu
Türkiye’nin yükselen dış politika mimarisini yalnızca Ortadoğu üzerinden okumak ise eksik kalır.
Çünkü Ankara’nın ikinci büyük stratejik derinliği Türk dünyasıdır.
Kafkasya’dan Hazar’a, Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan coğrafyada gelişen siyasi, ekonomik, askerî ve kültürel ilişkiler Türkiye’nin hareket alanını genişletmektedir.
Burada Türk Devletleri Teşkilatı’nın taşıdığı anlam önemlidir.
Türkiye açısından Türk dünyası romantik bir tarih anlatısından ibaret olmadığı gibi yalnızca kültürel yakınlık alanı da değildir. Enerji koridorları, Orta Koridor, lojistik ağlar, savunma sanayii iş birlikleri, kritik madenler ve Asya-Avrupa ticaret bağlantıları düşünüldüğünde bu coğrafya doğrudan jeoekonomik bir derinlik oluşturmaktadır.
Bu durumda Türkiye’nin önünde birbirine bağlanan birkaç stratejik halka ortaya çıkmaktadır:
Türk dünyası – Anadolu – Doğu Akdeniz – Ortadoğu – Körfez – Güney Asya.
Bunun ASEAN açılımıyla beraber Güneydoğu Asya’ya doğru genişlemesi ise Türkiye’nin dış politika coğrafyasını daha da büyütmektedir.
Gazze, Ukrayna ve Kıbrıs: Aynı Doktrinin Farklı Cepheleri
Hakan Fidan’ın Gazze, Ukrayna ve Kıbrıs konularındaki değerlendirmelerini birbirinden bağımsız başlıklar olarak okumamak gerekir.
Gazze meselesinde diplomatik mobilizasyon ve uluslararası baskının öne çıkarılması, Ukrayna-Rusya savaşında askerî çözüm yerine müzakere ve moratoryum arayışı, Kıbrıs’ta ise Türk askerî varlığının caydırıcılık ve istikrar unsuru olarak görülmesi farklı araçların aynı devlet aklı içerisinde kullanılabileceğini göstermektedir.
Bir yerde diplomasi…
Bir yerde arabuluculuk…
Bir yerde ekonomik ve siyasi baskı…
Bir başka yerde askerî caydırıcılık…
Modern devlet gücü zaten budur.
Güç yalnızca savaşabilmek değildir.
Asıl güç, ne zaman savaşmayacağını, ne zaman konuşacağını, ne zaman bekleyeceğini ve gerektiğinde ne zaman caydırıcı kuvvet göstereceğini bilmektir.
Osmanlı devlet pratiğinin başarılı dönemlerinde gördüğümüz denge mantığının temelinde de bu vardır.
İttifak Devletinden Güç Merkezi Devlete
Türkiye’nin önündeki temel mesele burada ortaya çıkmaktadır.
Türkiye yalnızca mevcut ittifak sistemlerinin içerisinde bulunan bir devlet olarak mı kalacaktır, yoksa farklı ittifakları birbirine bağlayabilen bağımsız bir güç merkezine mi dönüşecektir?
İkisi arasında önemli fark vardır.
İttifak devleti kendisine sunulan güvenlik mimarisinde yer edinmeye çalışır.
Güç merkezi devlet ise güvenlik mimarisi üretir.
Birincisi oluşturulmuş masaya oturur.
İkincisi gerektiğinde masayı kurar.
Türkiye’nin NATO üyeliğini devam ettirirken aynı zamanda Türk dünyasında kurumsallaşmayı desteklemesi, Körfez ve Pakistan ile savunma ilişkilerini geliştirmesi, Afrika’daki askerî ve diplomatik varlığını genişletmesi ve ASEAN gibi Asya merkezli yapılara yönelmesi tam da bu nedenle önemlidir.
Bu politika doğru yönetildiğinde “eksen değiştirmek” değildir.
Tam tersine eksen çoğaltmaktır.
Çünkü çok kutuplu dünyada stratejik özerklik, tek bir merkeze bağımlı olmamakla mümkündür.
Yeni Dünyanın Anahtar Kavramı: Stratejik Özerklik
Soğuk Savaş’ın iki kutuplu düzeni geride kaldı.
Ardından gelen Amerikan merkezli tek kutupluluk da eski gücünü kaybediyor.
Yeni sistem henüz tamamlanmadı.
ABD, Çin, Rusya, Avrupa, Hindistan ve yükselen bölgesel aktörler arasında çok katmanlı bir güç mücadelesi oluşuyor.
Tam da bu dönemlerde orta ve büyük ölçekli devletlerin önünde tarihsel fırsatlar açılır.
Türkiye’nin avantajı burada ortaya çıkmaktadır.
Balkanlar’a ulaşabilen,
Karadeniz’de söz söyleyebilen,
Kafkasya’da etkili olabilen,
Türk dünyasına açılabilen,
Ortadoğu’da askerî ve siyasi varlık gösterebilen,
Körfez ile stratejik ortaklık geliştirebilen,
Afrika’da diplomatik ağ kurabilen,
Pakistan üzerinden Güney Asya’ya,
ASEAN üzerinden Güneydoğu Asya’ya erişebilen çok az devlet vardır.
Türkiye’nin coğrafyası uzun yıllar boyunca “riskli coğrafya” olarak tanımlandı.
Oysa aynı coğrafya doğru devlet aklıyla yönetildiğinde risk değil, stratejik sermayedir.
Merkez Olmanın Bedeli
Mekke Anlaşması’nı bu nedenle yalnızca güncel bir diplomatik gelişme olarak okumak eksik olacaktır.
Mesele daha büyüktür.
Yeni uluslararası sistemde devletler yeniden mevzi almaktadır. Güvenlik mimarileri değişmekte, eski ittifakların sorgulandığı bir dönemde yeni bölgesel ortaklıklar doğmaktadır.
Türkiye açısından mesele Batı’dan kopmak veya Doğu’ya yönelmek değildir.
Mesele Ankara’yı kendi başına bir stratejik merkez hâline getirebilmektir.
Bunun için Osmanlı’nın denge siyasetinden alınabilecek dersler vardır; fakat tarih tekrar edilmemelidir. Tarihten yöntem çıkarılmalıdır.
Denge kurulmalı fakat bağımlılık oluşturulmamalıdır.
İttifak yapılmalı fakat stratejik özerklik kaybedilmemelidir.
Dostluk geliştirilirken devlet kapasitesi ihmal edilmemelidir.
Savunma anlaşmaları kurulurken ekonomik, teknolojik ve istihbarî altyapıları hazırlanmalıdır.
Türk dünyası ile İslam coğrafyası birbirinin alternatifi değil, Türkiye’nin iki ayrı stratejik derinliği olarak değerlendirilmelidir.
Ve en önemlisi:
Türkiye bir tarafın ileri karakolu olmaktan ziyade, tarafların hesaba katmak zorunda olduğu bir güç merkezi olmalıdır.
Osmanlı’nın uzun yüzyıllar boyunca geniş bir coğrafyada uyguladığı devlet aklının özünde de buna benzer bir gerçek yatıyordu: Her savaşı kazanmak mümkün değildir; fakat doğru dengeyi kuran devlet, savaşmadan da alan kazanabilir.
Bugünün çok kutuplu dünyasında Türkiye’nin önündeki asıl imtihan da budur.
Mekke’de atılan imza, eğer askerî kapasite, ekonomik entegrasyon, diplomatik koordinasyon, istihbarat paylaşımı ve uzun vadeli stratejik sadakat ile desteklenirse bir anlaşmadan daha fazlasına dönüşebilir.
Çünkü yeni dünya düzeninde asıl mücadele yalnızca toprak için değildir.
Koridorları kontrol eden, ittifakları kuran, krizleri yöneten ve çevresinde güvenlik üretebilen devletler yeni düzenin güç merkezleri olacaktır.
Türkiye’nin hedefi de tam burada tanımlanmalıdır:
Denge arayan devlet değil, denge kuran devlet.
Güvenlik talep eden devlet değil, güvenlik üreten devlet.
Masada yer isteyen devlet değil, gerektiğinde masayı kuran devlet.
Mekke’den Türkistan’a, Kafkasya’dan Körfez’e uzanan yeni dış politika hattının gerçek anlamı, ancak bu perspektiften bakıldığında anlaşılabilir.