Geçenlerde balkonda çayımı yudumlarken düşünüyorum: hani “her insan kötü doğar ama içindeki kötülüğü bastırabildiği kadar iyidir” diye bir söz var! Düşünürken bu sözün biraz derinine inmeye başladım kontrolsüzce. Beynim, sanki yaratılmış tüm canlıların en başından bugüne kadar hızlandırılmış şekilde yaşantılarına şahitlik etti. Yukarıda ne varsa aşağıda da o var sistemine kurulmuş dünyanın; iyilik olan her yerde, her zaman kötülüğün de peşinden geldiğine tanık oldu gözlerim. Meğer iyilikten her fırsatta dem vuran, sözüm ona iyiliği kimselere yar etmeyen insanoğlunun aslında o kötüden bir saniye bile ayrılmadıklarına şahit oldum. Şimdi yüzeye çıkıp tekrar düşününce turnayı gözünden vurmayı büyük şans olarak nitelendiren insanoğlundan da merhamet beklemek ahmaklık olurdu zannediyorum. İnsanların bir şeylere sevinip mutlu olurken bile bilinçaltlarında güzel olan her şeyi kirletme ve kötülük etme düşüncesi yatıyor.
Beyazın saflığını kötü düşünceleriyle kirlettiler, bizleri düşmanlık düşünmeye sevkettiler. Siyahın asaletine ise kara çalıp kötülediler. İçinde karalar bağlamış insanları gökkuşağı görebilme umuduna hapsettiler. Çünkü insanlık özündeki renkleri o kadar unuttu ki tek çareleri gökkuşağı görmeyi beklemek oldu. Zira başka türlü renk katamaz oldular hayatlarına ve enerjilerine. Nerede bu dünyanın aydın insanları? Gelip bir ışıltı verserler de bir tavan arasında saklı kalmış renklerimize merdiven olsalar. Bir insan aydınlanırsa insanlık aydınlanır. Işığınız bol olsun.