Cepheleri haritalar üzerinde okumaya alışmış biri için Birinci Dünya Savaşı’nın Ortadoğu sahnesi tuhaf bir yerdir. Çünkü burada top menzilleri kadar belirleyici olan başka bir unsur daha vardı: Kelimeler…
Süveyş’in kumullarına yığılan tümenlerin, Medine’yi bir yıldan fazla savunan garnizonun, Kut’ül Amare’de koca bir İngiliz tümenini teslim alan birliklerin arkasında, görünmeyen ama en az cephane kadar stratejik bir cephe işliyordu. Bu; cihad ilanının, minberlerde okunan vaazların, gizli bütçelerle beslenen propaganda örgütlerinin ve birbirini “kâfirin uşağı” ilan eden gazetelerin cephesiydi.
Osmanlı’nın son büyük savaşında propaganda yalnızca bir moral takviyesi değildi; bizatihi bir harekât unsuruydu, çoğu zaman sahada bir tümen kadar ağırlığa sahipti.
Bu görünmez cepheyi iki düğüm noktasından çözmek mümkündür: İlk olarak, 1914 sonunda ilan edilen o meşhur cihat gerçekten bir Alman icadı mıydı, yoksa bu damga başlı başına bir savaş silahı olarak mı üretilmişti? İkinci olarak; Suriye’de, biri Osmanlı’nın diğeri İngiliz maliyesinin arkasında durduğu iki gazetenin birbirini ihanetle suçlayarak yürüttüğü meşruiyet kavgası ve bu kavganın tam ortasında duran çelişkili aktör: Mekke Şerifi Hüseyin. Savaşın genel seyrine bakıldığında, iki büyük imparatorluğun da İslam’ı bir kaldıraç sandığı, fakat bu kaldıracın dayanma noktasını yanlış hesapladığı görülür.
Cihat Kimin İcadıydı?
Savaşın daha ilk kışında, 1915’in ocak ayında, Batı’nın en saygın İslam uzmanlarından biri sayılan Hollandalı şarkiyatçı Snouck Hurgronje, ülkesinin önde gelen bir kültür dergisinde kışkırtıcı bir makale yayımladı: “Almanya Yapımı Kutsal Savaş.” Yazarın tezi keskindi. Ona göre Osmanlı’nın bir savaşını özellikle “kutsal” ilan etmek, ancak dışarıdan —yani Berlin’den— gelen bir mühendisliğin işi olabilirdi. Zira Müslüman bir devletin savunma amaçlı her savaşı zaten teorik olarak kutsaldı; onu ayrıca bir bayrak gibi havaya kaldırmanın tek anlamı, müttefiki Almanya’nın bunu bir silah olarak tasarlamış olmasıydı. Bu durum Hurgronje için kişisel bir hayal kırıklığıydı; ömrünü İslam dünyası ile Batı arasında soğukkanlı bir köprü kurmaya adamış bir bilim adamı, dini ve siyaseti birbirine karıştıran o eski reflekslerin Alman baskısıyla yeniden dirilişini izliyordu.
Almanya bu ithama sessiz kalmadı. Bir Alman şarkiyatçı, aynı dergide cevap hakkı bularak yazıyı bir “karalama” olarak niteledi ve Hurgronje’nin İngiliz-Fransız propagandasının ağzıyla konuştuğunu öne sürdü. Savunması basitti: Almanya ile Osmanlı duygusal nedenlerle değil, ortak stratejik çıkarlar doğrultusunda birlikte savaşıyordu; dolayısıyla kutsal savaş “Alman yapımı” değildi. İki Avrupalı bilgini karşı karşıya getiren bu kavga, aslında cephedeki muharebelerin mürekkeple yapılan bir izdüşümüydü.
Peki kim haklıydı? Meseleye dönemin belgeleri ve soğukkanlı bir tarih perspektifiyle yaklaşmak gerekir; zira iddianın kendisi de İtilaf cephesinin elinde Türk-Alman cihadını gözden düşürmeye yarayan kullanışlı bir silaha dönüşmüştü. Belgelere bakıldığında tablo nettir: Cihad, Osmanlı için yeni bir icat değildi.
Devlet, 18. yüzyılın sonundan imparatorluğun yıkılışına kadar geçen süre boyunca defalarca resmî cihad ilan etmişti; kâh Rusya’ya, kâh ayaklanan kendi tebaasına, kâh Yunan isyanını kışkırtan güçlere karşı. Dahası, resmen ilan edilmediği zamanlarda bile cihad dili fiilen işletiliyordu. Vergilere “cihad ianesi”, ordulara “cihad ordusu” adını vermek bu coğrafyada asırlık bir devlet refleksiydi. Hatta II. Abdülhamid, cihadı bir muharebe emri olarak değil, diplomatik bir kaldıraç olarak kullanmakta ustalaşmıştı; onun döneminde cihad tehdidi, çağrının kendisinden her zaman daha etkili olmuştu. Yani bu silah, çoktan Osmanlı’nın cephaneliğinde mevcuttu.
O halde işin doğrusu, iki uç arasında bir yerde durur. Cihad bir Alman icadı değildi; kavram da asırlık kullanımı da Osmanlı’nın kendi devlet geleneğine aitti. Asıl Alman imzası taşıyan unsur, kavramın kendisi değil, ona yüklenen yeni küresel işlevdi: Cihadı, dünyanın dört bir yanındaki sömürge Müslümanlarını İngiltere ve Fransa’ya karşı topluca ayağa kaldıracak bir küresel ayaklanma stratejisine dönüştürme fikri. Berlin’de bir avuç stratejist, “Hasta Adam”ın son bir kez doğrulup Mısır’dan Hindistan’a kadar büyük kitleleri harekete geçireceğini hayal ediyordu. Bu hayalin somut aygıtları da kuruldu: Müslüman savaş esirleri için çıkarılan cihat gazeteleri, isyan kışkırtmaya yönelik propaganda örgütleri ve gizli ödenekler.
Ancak bu Alman mühendisliği büyük ölçüde karşılıksız kaldı. Beklenen küresel Müslüman ayaklanması hiçbir zaman gerçekleşmedi. Sömürgelerdeki o büyük yangın çıkmadı; hatta üretilen propaganda malzemeleri Alman Dışişleri içinde bile yer yer “etkisiz” bulunarak rafa kaldırıldı. Cihadın gerçekten askerî bir karşılık bulduğu yer ise ironik biçimde, Almanların pek umursamadığı bir cephe oldu: Güney Irak’ın bataklıklarında, Şii müctehidlerin fetvaları İngiliz harekât planlamacılarını sarsan ciddi bir direniş örgütledi. Sünni dünyasından beklenen küresel destek gelmezken, hatta Arabistan’ın içlerinde bazı Sünni çevreler Osmanlı’yı Hristiyan Almanlarla işbirliği yapmakla suçlarken; asıl yerel direniş, hilafetin mezhebi kulvarının dışında konumlanan Şii din adamlarından geldi.
Halifelik makamına sahip bir Sünni devletin en güçlü yerel direnci Şii müctehidlerin çağrılarıyla bulması, cihad kavramının hiçbir zaman tek boyutlu bir kalıba sığdırılamayacağının en somut kanıtıdır. Bu çağrıların dili de askerî bir tehditten çok bir uyanış çağrısıydı; önde gelen bir Şii müctehid, mü’minlere seslenirken uykudan uyanmalarını istiyor, tevhid kelimesinin yerini teslisin, ezanın yerini çan sesinin almasından; erkeklerin kâfirlere köle, kadın ve çocukların cariye düşmesinden sakınmaları gerektiğini haykırıyordu. Mezhebi farkları örten, herkesi ortak bir savunma hattında birleştirmeyi amaçlayan bu üslup, propagandanın en etkili olduğu yerin paradoksal biçimde Osmanlı merkezinin değil, yerel dinî otoritelerin kalemi olduğunu gösterir.
Suriye: Mürekkeple Verilen Savaş
Cihadın soyut tartışması Berlin’in ve Avrupa’nın çalışma odalarında sürerken, gerçek propaganda muharebesi sahada, özellikle Suriye’de veriliyordu. Dönemin coğrafi terminolojisini doğru okumak gerekir; zira buradaki “Suriye” bugünün haritalarıyla sınırlı değildir. O dönem Suriye; Filistin’i, Ürdün’ü, Lübnan’ı ve Batı Arabistan’ı içine alan devasa bir cephe gerisini, Anadolu’yu Mısır ve Hicaz’a bağlayan geniş bir kavşağı ifade ediyordu. Savaşın ilanıyla birlikte Bahriye Nazırı Cemal Paşa, geniş yetkilerle bu coğrafyaya gönderildi. Görevi yalnızca askerî değildi; o, İslam Birliği (İttihad-ı İslam) siyasetinin sahadaki uygulayıcısıydı ve elindeki en keskin silahlardan biri de baskı makinesiydi.
Bu silahın Şam’daki somut karşılığı, halifenin etrafında Müslümanları birleştirmeyi amaçlayan bir gazeteydi. Gizli ödenek desteği ve Osmanlı aydınlarının kalemiyle çıkan bu yayın, Suriye’yi yabancı nüfuzdan arındırıp adeta yeniden Osmanlılaştırmayı hedefliyordu. İlginç olan, yazar kadrosunda Arap kimliğini titizlikle savunan isimlerin de bulunmasıydı; bu kalemler hem Araplığı vurguluyor hem de Osmanlı’nın İslam birliği davasını destekliyordu. Verilmek istenen mesaj inceydi: Araplık ile Osmanlılık birbirinin rakibi değil, ortak bir tehdide —kâfir işgaline— karşı birbirini tamamlayan iki kimlikti.
Gazetenin yayın programı bunu açıkça ortaya koyuyordu; bültenlerinden birinde, Suriyelilerin ve gençlerinin vatanseverliğini uyandırmayı ve güçlendirmeyi, halka Müslümanların görkemli medeniyet tarihini hatırlatarak onları kendi kimliklerine ve şükran duygusuna sahip çıkmaya çağırmayı amaçladığı belirtiliyordu. Korku ile aidiyeti aynı cümlede buluşturan o tekrarlanan uyarı ise daha çıplaktı: “Ya Osmanlılar kâfirlerin eline düşerse?” Gazete bu hattı, sembolik hamlelerle de pekiştirdi. Örneğin el konulan bir Fransız kilisesi, Selahaddin Eyyubi’nin adıyla bir ilim yuvasına çevrildi; amaç, İngiliz nüfuzundaki Mısır ve Hindistan medreselerinin İslam dünyasındaki çekim gücünü kırmaktı. Verilen alt metin açıktı: Suriye, Kahire’nin gerisinde kalmayacaktı.
Bu mürekkep cephesinin karşı yakasında ise Mekke Şerifi’nin sözcülüğünü yapan gazete duruyordu. Propaganda savaşının en çarpıcı yanı tam da burada görünür hale gelir: İki taraf da aynı teolojik dili konuşuyordu. İkisi de İslam’dan, hilafetten, ümmetten ve ihanetten söz ediyordu. Bütün kavga, kimin “gerçek” Müslüman, kimin “kâfirin uşağı” olduğu üzerine kuruluydu. Şerif’in gazetesi, İttihatçı yönetimi devletin İslamî temelini çürütmekle ve Mukaddesatın tarihî haklarını çiğnemekle suçluyordu.
Sayfalarında öne sürülen tez ikiydi: bir yandan Osmanlı merkeziyetçiliğinin Arap kültürünü ve kimliğini aşındırdığı, Arapların gelişmesi için ancak merkeziyetsiz bir düzenin yol açabileceği; öte yandan İttihatçıların dine açıkça düşman bir çizgide olduğu. Şerif’e bağlı ulemanın çıkardığı fetvaların, İttihat ve Terakki yönetiminin dine yönelik husumetinden, hatta posta dairelerinde Müslüman kadınların çalıştırılması gibi sembolik meselelere kadar uzanan bir cephe açtığı aktarılır. Yani Şerif, Osmanlı’nın elindeki cihad silahını ters çevirip sahibine doğrultmuştu; ona göre asıl gayrimeşru olan, Hristiyan bir Avrupa devletiyle ittifak kuran İttihatçılardı.
Osmanlı basını da bu meşruiyet açığını görmezden gelmedi ve doğrudan Şerif’in zayıf noktasına yüklendi: Şerif’in İngiliz ve Fransızlarla Arap topraklarını bölüşmek üzere el sıkıştığını yazdı; hatta bu ittifakın sonunda Kâbe’nin bile İngiliz denetimine gireceğini ileri sürdü. Defalarca tekrarlanan tema şuydu: İngiltere, İslam birliğine düşman olduğu için Osmanlı halifeliğini tanımıyor, niyeti Şerif’i kukla bir halife yapmaktı. Savaşın sonuna doğru dil iyice sertleşti; Şerif’in yanına geçen aşiretler fitne çıkaranlar, Allah’a, Peygamber’e ve ümmete ihanet eden “asiler” ilan edildi. Buna karşılık Mekke’den Filistin’e kadar uzanan hatta vatanı savunurken ölenlerin dinî mertebesi yüceltildi. Bu; fetvaya fetvayla, ihanet ithamına ihanet ithamıyla karşılık verilen bir savaştı.
Osmanlı kaleminin en zorlandığı alan ise o dönem için yönetilmesi güç olan bir çelişkiydi: Halifenin Hristiyan bir güçle, yani Almanya ile ittifakı. Bir Müslüman önderin gayrimüslim bir devletle yan yana savaşması, özellikle Arap nüfus karşısında ciddi bir meşruiyet yarası açabilirdi. Şam’daki resmî söylem bu yarayı sarmak için Almanya’yı yeniden tanımladı: Alman İmparatoru, sömürgeci güçlere karşı halifenin yanında duran, Osmanlı’nın ve dünya Müslümanlarının haklarını gözeten bir dost olarak sunuldu. İki devletin geçmiş dostluğuna dair her ayrıntı —eski ticari ilişkiler, geçmiş savaşlarda verilen destekler— özenle hatırlatıldı. Amaç tekti: Şerif’in “Almanya bu toprakları sömürgeleştirecek” yönündeki suçlamasını boşa çıkarmak.
Şerif Hüseyin’in Kumarı
1916 yazının başında Mekke’de havaya sıkılan kurşun, yalnızca bir isyanı değil, geniş çaplı bir meşruiyet savaşını da başlattı. Hicaz’ın yarı bağımsız hükümdarı, kendi güçleriyle kentteki küçük Osmanlı garnizonunu baskı altına aldı. Ancak her yerde böyle kolay olmadı; Medine’de Fahreddin Paşa komutasındaki inatçı direniş, isyanın o bölgede askerî başarıya ulaşmasını yıllarca engelledi.
Burada dikkat çekici olan ayrıntı, Şerif’in ayaklanmasını milliyetçi değil, dinî terimlerle meşrulaştırmaya çalışmasıdır. İlk bakışta bu bir çelişkidir, çünkü kendisi Hristiyan İngiltere ile ittifak halindeydi. Fakat tam da bu tercih, yerel dengelerin nerede durduğunu gösterir. Şerif, isyanını modern bir Arap milliyetçiliği davası olarak değil, kutsal toprakların ve şeriatın savunusu olarak sundu; çünkü kendi insan unsurunu harekete geçiren gerçek dil buydu. Arap milliyetçiliği söylemini ise esasen Avrupalı güçlerle pazarlık masasında ve kentli gizli cemiyetlerden taraftar toplarken kullandı. İngilizler, bu seküler Arap milliyetçiliğinin Osmanlı tebaası olan Araplar üzerindeki çekim gücünü fazla büyütmüştü; oysa taşradaki ve çöldeki gerçek sadakat, soyut bir millet fikrine değil, somut menfaatlere ve aşiret bağlarına dayanıyordu.
Şerif, Osmanlı’yı gayrimüslimlerle işbirliğiyle suçlarken kendisi de bir başka Hristiyan imparatorlukla anlaşmıştı. MacMahon ile örülen o meşhur yazışmalar, kasıtlı bir muğlaklıkla doluydu ve İngilizler verdikleri sözleri sonradan diplomatik manevralarla geri çekecekti. Şerif bu belirsizlikleri acil siyasi kazançlar uğruna göz ardı etti. Karşı tarafta ise Osmanlı yönetimi, isyanın geçici olmadığını anlayınca propaganda hattını netleştirdi: Şerif’i İslam birliğinden sapan, fitne çıkaran bir asi olarak damgaladı. Suriye uleması toplu bir fetvayla tüm Müslümanları halifeye sadakate çağırdı; Araplarla Türkler arasındaki tarihî kardeşliğin altı çizildi. Bu, mürekkep cephesinin doruk noktasıydı.
Yine de askerî gerçeklik, propagandanın çizdiği net tabloyu sürekli zorladı. Perde arkasında, Şerif’in oğullarıyla Osmanlı idaresi arasında yer yer uzlaşma arayışları veya nabız yoklamaları sürüyor, taraflar birbirini tartıyordu. Bu durum aslında Araplar ile Türkler arasındaki derin siyasi güvensizliğin ve savaşın getirdiği belirsizliğin bir itirafıydı. İki taraf da kâğıt üzerinde nüfuz alanını korumaya çalışırken, asıl hüküm cephede, silahların gölgesinde veriliyordu.
Kaybedilen Kumar
Peki bu mürekkep ve minber savaşının neticesi ne oldu? Herkesin alışık olduğu türden net bir zafer-yenilgi tablosu burada karşımıza çıkmaz. Almanya kaybetti, çünkü panislamist politikanın pratik gücünü fazla büyütmüştü; hayalini kurduğu o küresel Müslüman yangını sömürgelerde tutuşmadı. İngiltere de kazandığı yerlerde bile stratejik olarak yanıldı; Osmanlı’nın iç bütünlüğünü ve direniş kapasitesini hafife almış, seküler Arap milliyetçiliğinin kitleleri peşinden sürükleme gücünü abartmıştı. Şerif’in Suriye’deki gerçek etkisi sınırlı kaldı; Hicaz’ın dışında beklediği kitlesel ayaklanma patlak vermedi, çöl aşiretlerinin önemli bir kısmı yerel dengeler gereği Osmanlı’ya sadık kaldı veya tarafsız bekledi.
Osmanlı ise sınır ötesinde büyük isyanlar çıkarmaya değil, kendi iç cephesindeki Müslüman nüfusu bir arada tutmaya odaklandığı için propaganda hesabını görece daha gerçekçi bir zeminde tuttu. Hilafetin meşruiyetini savunmakta ve İngilizlerin bölgesel tasarımını ideolojik düzeyde deşifre etmekte kısmen başarılı oldu. Ne var ki bu kâğıt üstündeki argümanlar, sahadaki genel çöküşü telafi etmeye yetmedi.
Süveyş’e uzanan harekâtlar lojistik yetersizlikler nedeniyle hedefine ulaşamadı; Mezopotamya’daki geçici başarılara rağmen genel denge müttefiklerin aleyhine döndü. Açlık, salgın hastalıklar, çöken iaşe sistemi ve askerî sevk idaredeki aksaklıklar, propagandanın kazandırdığı moral avantajı zamanla eritti. Savaşın sonuna gelindiğinde Filistin işgal edilmiş, Bağdat düşmüş ve gazete sayfaları geride sararmış birer vesika olarak kalmıştı.
Nihayetinde, iki büyük küresel güç de İslam dünyasını yekpare bir kaldıraç sandı ve bu kaldıracın dayanma noktasını yanlış hesapladı. Almanya küresel bir İttihad-ı İslam dayanışmasına, İngiltere ise homojen bir Arap milliyetçiliğine fazla güvendi. Oysa Anadolu köylüsünün, Iraklı müctehidin veya Suriyeli aşiret reisinin sadakatleri; bu iki büyük yapay şablonun da kapsayamadığı yerel, mezhebî ve somut zeminlerden neşet ediyordu. “Made in Germany” damgası bu yüzden hem haklı hem yanıltıcıdır: Silah Osmanlı’nın kendi tarihî cephaneliğindendi, ancak onu küresel bir tetiğe bağlama stratejisi dışarıdan gelmişti ve o tetik çekildiğinde beklenen küresel patlama gerçekleşmedi.
Geriye, çöl coğrafyasında minarelerden okunan fetvalar ve birbirini ihanetle suçlayan iki gazetenin sararmış sayfaları kaldı. Bir imparatorluk, cephelerde tükenirken bile kelimelerle son bir meşruiyet hattı kurmaya çalıştı. Ve o kelimeler, çoğu zaman topların menzilinden çok daha uzağa, geleceğin tarih yazımına kadar ulaştı.