Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın son haftalarda Kahire ve Trablus arasında mekik dokuyan diplomasi trafiği, tek başına bir kriz yönetimi hamlesi olarak okunmamalıdır. Bu trafik, Mekke Antlaşması’nın bölgesel rekabeti stratejik uyuma dönüştürdüğü bir konjonktürde, Ankara’nın Nil Deltası’ndan Turan coğrafyasına, Trablus’tan Kiev’e uzanan geniş bir hat üzerinde kendini yeniden konumlandırdığının somut işaretidir. Türkiye artık bölgesel bir aktör olmanın ötesinde, sistem kuran bir “Merkez Devlet” olma iddiasını sahada test etmektedir.
Kahire’de Yeni Perde; Mekke Sonrası Normalleşmenin Ötesi
Fidan’ın Mısır temasları, 2013 sonrası kesintiye uğrayan ve 2020’li yılların başında normalleşme sürecine giren ilişkilerin artık “normalleşme” tabirini aştığını gösteriyor. Mekke Antlaşması’nın ardından bölgesel aktörlerin birbirini dışlayan değil tamamlayan bir mantıkla hareket etmeye başladığı bu dönemde, Fidan’ın Mısırlı mevkidaşıyla ve istihbarat şefi ile yaptığı görüşmeler ve sonrasında oluşan süreç değerlendirmeleri, iki ülke arasındaki diyaloğun artık Doğu Akdeniz’deki pozisyon farklılıklarının gölgesinde kalmadığını ortaya koyuyor. Gazze ateşkesinin kalıcılaştırılması, Libya’da siyasi çözüm arayışı ve Afrika Boynuzu’ndaki istikrar meselesi, bu görüşmelerin ortak paydası haline gelmiş durumda.
Bu tablo, Kahire’nin Sina’daki güvenlik kaygıları ile Ankara’nın Doğu Akdeniz’deki enerji ve deniz yetki alanı hesapları arasında akılcı bir sentezin kurulduğunu gösteriyor. Mısır’sız bir Doğu Akdeniz denklemi kurulamayacağı gerçeği, Ankara’sızda bölgesel bir karar alınamayacağı taraflarca çoktan okunmuş görünüyor. Bu eksende Mekke Antlaşması sonrası Dış İşleri Bakanımız Hakan Fidan’ında Mısır’ın sürece dahil olacağı yönündeki söylemlerinde aslında bu okumaları sahaya taşımak için gereken siyasi zemini sağlmaktadır.
Libya, Afrika ve Kadim Mirasın Yeniden Canlanışı
Libya temaslarının bu denli merkezi bir yer tutmasının nedeni, Trablus’un yalnızca enerji kaynakları bakımından değil, Türkiye’nin Sahra Altı Afrika’ya açılan stratejik kapısı olması bakımından da kritik olmasıdır. Deniz Yetki Alanı Mutabakatı ile başlayan süreç, bugün Libya’da siyasi diyaloğun korunmasından Senegal’e, Somali’ye, Çad’a ve Nijer’e uzanan geniş bir Afrika kuşağında Türk mühendislik, savunma sanayisi ve insani diplomasisinin eş zamanlı ilerlemesine evrilmiştir.
Bu noktada Türkiye’yi farklı kılan, Afrika’ya yalnızca kaynak ya da pazar gözüyle bakan sömürgeci gelenekten ayrışarak, Osmanlı mirasından gelen eşitlikçi ve devletler arası saygıya dayalı ilişki biçimini yeniden canlandırmasıdır. TİKA ofislerinin, Maarif okullarının ve diplomatik temsilciliklerin sayısındaki artış, bu mirası sahada görünür kılan unsurlardır.
Aynı kadim miras vurgusu, coğrafyanın öbür ucunda, Turan’da da kendini gösteriyor. Türk Devletleri Teşkilatı çatısı altında derinleşen kurumsal iş birliği, ortak alfabe çalışmalarından enerji koridorlarına, savunma sanayii iş birliğinden kültürel diplomasiye kadar Ankara’nın yalnızca güneyde değil, kadim Türkistan coğrafyasında da bir çekim merkezi olma iddiasını güçlendiriyor. Afrika’daki açılım, Orta Doğudaki barış ile Orta Asya’daki kurumsallaşma, aynı stratejik doktrinin üç farklı coğrafyadaki yansımaları olarak okunmalıdır. Geçmişin saygı temelli ilişki biçimini, bugünün ekonomik ve güvenlik araçlarıyla yeniden inşa etmek.
Rusya-Ukrayna-Avrupa Üçgeninde Kaçınılmaz Merkez
Konuyu bir adım daha öteye taşıdığımızda. Türkiye’nin önümüzdeki on yılda küresel bir güç merkezi haline gelip gelemeyeceğinin asıl sınavı ortaya çıkmaktadır. Ortadoğu ya da Afrika’dan ziyade Karadeniz’in kuzeyinde, Doğu Avrupa’da ve Avrupa güvenlik mimarisinin geleceğinde verilecektir. Rusya-Ukrayna savaşının yol açtığı jeopolitik sarsıntı, Avrupa’yı kendi güvenlik şemsiyesini ABD ekseninden bağımsız düşünememe krizine sürüklerken, Türkiye’nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne sadakati, her iki tarafla eşzamanlı diyalog kurabilme kapasitesi ve savunma sanayisindeki atılımlarıyla bu denklemin kilit taşlarından biri haline gelmiştir.
Bugün Avrupa’nın enerji arz güvenliğinden tahıl koridorlarına, esir takaslarından olası barış müzakerelerinin zeminine kadar hemen her kritik başlıkta Ankara’nın masada bulunması neredeyse zorunluluk halini almıştır. Bunu bir büyüklenme değil, coğrafyanın ve tarihin dayattığı bir “Merkez Devlet” metodolojisi olarak okumak gerekir. Bu metodoloji gereği Türkiye, Avrupa Birliği ile ilişkilerini yalnızca bir katılım süreci olarak değil, Avrupa’nın stratejik özerklik arayışının Türkiye’siz tamamlanamayacağı bir denklem olarak yönetmektedir. Ukrayna’nın yeniden inşası, Balkanlar’daki siyasi kırılganlıklar, Karadeniz’deki güvenlik boşluğu ve Orta Asya’ya uzanan enerji koridorları; hepsi tek bir koordinasyon merkezinde, Ankara’da düğümlenmektedir.
Sıradaki Adımlarımız
Bu okumadan hareketle, Türkiye’nin önümüzdeki dönemde atacağı adımların kendi içinde tutarlı bir mimarisi olacağını öngörmek mümkündür:
- Libya ve Mısır’da kalıcı denge: Askeri varlığı geri çekmeden, siyasi diyaloğu genişleterek Doğu Akdeniz enerji denklemini Türkiye lehine sabitlemek.
- Afrika’da kurumsallaşma: Somali-Etiyopya arabuluculuğu örneğinde olduğu gibi üstlenilen rolleri, Mısır, Suudi Arabistan ve BAE gibi bölgesel güçlerle çatışmadan derinleştirmek.
- Turan’da entegrasyon: Türk Devletleri Teşkilatı çatısı altında ekonomik ve güvenlik entegrasyonunu hızlandırarak, Mekke Antlaşması sonrası Ortadoğu’daki yumuşama ile Orta Asya’daki kurumsallaşmayı aynı stratejik hatta birleştirmek.
- Avrupa ile güvenlik senkronizasyonu: Ukrayna savaşı sonrası kurulacak güvenlik mimarisinde Türkiye’nin garantörlük ya da kolaylaştırıcılık rolünü, bir “Avrupa Ordusu” fikri üzerinden değil, Avrupa’nın Türkiye’ye duyduğu somut ihtiyaç üzerinden inşa etmek.
Bu adımlar ekseninde Bakanımız Hakan Fidan’ın Mısır ve Libya gündemi, Mekke sonrası Ortadoğu’daki yumuşama, Türkistan coğrafyasındaki kurumsal derinleşme ve Rusya-Ukrayna-Avrupa üçgenindeki artan ağırlık bir araya geldiğinde ortaya çıkan tablo, Türk dış politikasının dar bir bölgesel pencereden değil, Nil’den Tuna’ya, Trablus’tan Turan’a uzanan büyük bir stratejik hat üzerinden okunması gerektiğini gösteriyor. Bu hat yalnızca bugünün krizlerini yönetmek için değil, yarının dünyasında Türkiye’yi merkezde, ayakta ve güçlü tutmak için çiziliyor. Mesele artık “Türkiye nerede duruyor?” sorusu değil, “Türkiye’siz bir dünya kurulabilir mi?” sorusudur.