Tarihte bazı devletler yıkılır, bazıları ise kurdukları devlet aklıyla yaşamaya devam eder. Hazar Kağanlığı da bunlardan biridir. Ondan geriye yalnızca bir hanedan ya da kaybolmuş sınırlar değil; yolları yöneten, ticareti güvenlikle birleştiren, farklı kimlikleri tek bir siyasî düzen içinde tutabilen bir devlet modeli kaldı.
Bu modelin izlerini daha sonra Anadolu’da Selçuklu’nun kervan yollarında, Osmanlı’nın çok katmanlı idare anlayışında ve coğrafyayı yalnızca toprak olarak değil, geçiş, denge ve merkez kurma meselesi olarak ele alan devlet geleneğinde de görmek mümkündür. Bugün Karadeniz’den Kafkasya’ya, Hazar’dan Anadolu’ya ve Orta Asya’ya uzanan hat yeniden hareketlenirken asıl soru şudur;
Hazar mı uyanıyor, yoksa onun devlet aklıyla Anadolu da yeniden mi kendi merkezini hatırlıyor?
Kağan meşruiyet, Bek İcraat
Hazarları bozkırın diğer büyük devletlerinden ayıran ilk şey, iktidarı ikiye bölmüş olmalarıydı. Tepede kutsal, dokunulmaz, sembolik bir hükümdar Kağan. Onun altında ise devletin gerçek işleyişini yürüten, orduyu sevk eden, vergiyi toplayan, dış siyaseti belirleyen ikinci adam Bek ya da İşad. Bu ayrım tesadüf değildir. Bir kriz yönetimi mimarisiydi. Savaş kaybedilirse, ekonomi sarsılırsa yıpranan icra makamıydı. Devletin kutsal çatısı, yani Kağan, bu dalgalanmaların üstünde kalırdı. Meşruiyetle icraatı birbirinden ayırmak, aslında bir devletin uzun ömürlü olmasının sırlarından biridir. Hazarlar bunu dört asır boyunca işletebilmişlerdir.
Bunun altında, merkezin her köye kadar inmediği, bunun yerine stratejik şehirleri, geçitleri ve nehir hatlarını kontrol eden bir tudun-tarkan sistemi vardı. Yani Hazar, toprağı değil, yolları yönetiyordu. Bu, önemli bir ayrımdır ve bugünün jeopolitiğini okumak için de bir anahtardır.
Bu anlatılan modeli işleyen günümüzde en net şekilde işleyen devlette Hazarların ekonomik yönetimde filiz bulduğu Birleşik Krallık ya da diğer bilinen adıyla İngiltere…
Bir imparatorluk değil, bir kavşak
Hazarların gücü ordudan önce coğrafyadan geliyordu. İdil, Don ve Dinyester hatları, kuzeyden gelen Kürk Yolu ile güneyden yükselen İpek Yolu’nun kesiştiği noktaydı. Bizans ile Abbasi arasında, İskandinav tüccarla Arap taciri arasında bir kavşak. İtil şehri bu yüzden sadece bir başkent değil, bir borsaydı. Devlet, ürettiğinden değil, geçenden, gümrükten, transit vergisinden, güvenlik hizmetinden zenginleşiyordu. Bugünün diliyle söylersek Hazarlar, coğrafi konumu bir rant değil bir kurumsal modele çeviren ilk Avrasya devletlerinden biriydi.
Ve bu modelin ayakta kalabilmesinin şartı barıştı. Kaynaklarda “Pax Khazarica” diye anılan o istikrar dönemi. Ticaret yolu ancak güvenli olduğu sürece gelir üretir; güvenlik ancak gelir olduğu sürece finanse edilebilir. Bu döngü kırıldığı an, devlet de kırılmaya başlar.
Bu ekonomik model günümüz sahasında en çok istenen devlet modelidir. Bir çok ülke bu jeo stratejik hatta yer almak ya da yönetmek istiyor. Çünkü geçmiş bir deneyim aynı kanında yükselmek istiyor. Bunu bugünün avrasya tüneli için ideal yer Türkiye ya da Ukrayna – Kırım – Rusya hattı…
Çok dinli bir devlet aklı
Hazarların belki de en modern görünen yanı, dini bir kimlik meselesi değil bir yönetim aracı olarak ele almalarıydı. Yönetici elit Museviliği benimsemişti, ama halkın büyük kısmı Tengri inancını sürdürüyor, tüccarlar ve askerler arasında İslam ve Hristiyanlık yayılıyordu. İtil’deki yedi yargıçlı mahkeme iki Müslüman, iki Hristiyan, iki Musevi, bir Tengrici bunun somut kanıtıdır. Hazar, tebaasını tek bir inanç etrafında birleştirmeye çalışmadı; onun yerine her topluluğu kendi hukukuyla, kendi vergisiyle sisteme bağladı. Tekleştirmek değil, yönetmek imparatorlukların en zor öğrendiği derstir.
Bu da tanıdık geldi değil mi ? Kimlerin Tek Sistemli Devlet sistemine benziyor ?…
Çöküşün ana modeli hesapsız parayla tutulan ordunun bedeli
Ama aynı sistem, kendi kırılma noktasını da içinde taşıyordu. Ücretli asker kullanan ilk Türk devleti olmak Harezm’den gelen Müslüman Arsiye muhafızlarıyla hem bir yenilik hem bir mali yüktü. Doğu’dan gelen Peçenek ve Uz akınları Kürk Yolu’nu bozdu, Bizans dengeleri değiştirdi, ve nihayetinde vasal konumdan çıkan Kiev Knezliği, Prens Sviatoslav önderliğinde 965-968 arasında İtil’e ve Sarkel’e ağır darbeler indirdi. Devlet bir gecede yıkılmadı; yollarını, gelirini ve dolayısıyla meşruiyetini kaybede kaybede söndü.
Bugün aynı ekolla yürüyen iki devlet vardır. Bunun biri ABD’de ki paralı askerlik sistemi yılmış ve tam kapsamlı askeri başarı oranı düşük ancak bunun çözümü olarak NATO gibi diğer bir çok uluslu paralı sistemi inşaasında diğeri ise ülke merkezli ordu dinamiği kuran ancak toplumsal yönetimde ordu oluşturan İngiliz aklı…
Peki bu miras nerede uyuyor?
İşte asıl soru burada başlıyor. Hazar’ın yönettiği coğrafya bugün haritadan silinmedi sadece isim değiştirdi. Aşağı Volga, Don havzası, Kuzey Kafkasya, Hazar Denizi’nin batı kıyısı, Karadeniz’in kuzeyi… Bugünkü Rusya’nın güneyi, Ukrayna’nın Karadeniz kıyıları, Azerbaycan, Gürcistan ve dolaylı olarak Ermenistan’ın içinde bulunduğu Güney Kafkasya koridoru, birebir Hazar’ın nüfuz haritasıyla örtüşüyor. Bir büyük bir diğer kısmı ise Doğu avrupa ekseninde merkezi avrupa devletlerinde ticari, İngiltere de büyük finans firmaları, ABD devletin içinde bir ekol, Almanya 2. Dünya harbi temelinde halk toplumu bir kısmı Filistin’de… Peki bu dağınık ama uyuyan topluluğun hepsi uyuyormu ?…
Ve tuhaf olan bu bugün bu coğrafyada yeniden konuşulan sistemsel bir hibrit savaş yine bir geçiş meselesini doğruyor. Orta Koridor dediğimiz, Çin’den Orta Asya, Hazar Denizi, Azerbaycan, Gürcistan üzerinden Avrupa’ya uzanan bu güzergâh; Rusya’yı by-pass etme arayışları içinde olsa da Ukrayna savaşının Karadeniz’deki tahıl ve enerji hatlarını yeniden bir güvenlik meselesine dönüştürmesi ile Azerbaycan-Ermenistan hattında açılması tartışılan Zengezur Koridoru bunların hepsi, aslında Hazar’ın bin yıl önce parayla, orduyla ve hukukla yönetmeye çalıştığı aynı damarların yeniden hareketlenmesini gösteriyor.
Fark şu: Hazar bu coğrafyayı tek bir merkezden, esnek bir tabiiyet sistemiyle yönetiyordu. Bugün aynı coğrafyada birden fazla merkez ile sistemleştiriyor. Moskova, Ankara, Bakü, Tahran, Brüksel, Pekin, Washington, Londra, Tel Aviv… Bu çok merkezli yeni Hazar modeli bölgede yeniden bir Hazar’ın sistemi ve “yol kavşağını tek çatı altında toplama” imtiyazına sahip olamadılar. Belki de bugünkü kırılganlığın, sürekli müzakere ve çatışma halinin sebeplerinden biri tam da burada oluşuyor. Hazar’ın bir zamanlar tek elde topladığı meşruiyeti, şimdi kimse tek başına iddia edemiyor…
Uyanan mı, yeniden inşa edilen mi?
“Uykuda kalan Hazar geleneği uyanıyor mu” sorusuna dürüst cevap verecek olursak Hazar’ın kendisi elbette geri dönüyor gibi net bir okumak mümkün değil ancak bu hareketliliğin ve kaosun sancısının sonunda doğacak bir Hazar sistemi ufukta görünüyor. Burada bir diğer sorun ortaya çıkıyor. Hazar’ın çözmeye çalıştığı problem geri dönüyor mu ? Bu büyük güçler arasında sıkışmış, çok kimlikli, geçiş güzergâhı üzerinde kurulu bir coğrafyayı nasıl tek tabanlı istikrara kavuşturursun sorusu ortaya çıkıyor. Ukrayna-Rusya hattındaki savaş, Güney Kafkasya’daki koridor tartışmaları, Hazar Denizi’nin enerji ve ulaşım rotası olarak yeniden önem kazanması, hepsi aynı coğrafi mantığın farklı aktörlerle tekrar sahneye çıkışı burada çok sistemli bir düzenimi yoksa yeni bir kaostan doğacak sistemi mi doğuracak…
Belki de bugün ihtiyaç duyulan, Ankara ve bizim için Hazar’ın devletinin doğuşundaki krizi değil de, Hazar’ın aklını hatırlayarak meşruiyetle icraatı ayırabilen, farklı dinleri ve kimlikleri tek bir hukuk çatısı altında tutabilen, gücünü toprağı işgal etmekten değil yolları güvenli kılmaktan alan bir yönetim mantığı ile sistemli bir bin yıl önce bu coğrafyada kurulan ve devamlılığı bir çok alanda esas gördüğümüz (Selçuklu, Osmanlı sistemi ) bu mümkündü ki bin yıla aşkın bölgesel yönetimde merkezi aklımızdı. Peki tamda burada şu sorular geliyor aklımıza…
Bugün bu tasarım edilen sistemin biz merkezinde olabilir miyiz?
Salt tarihçilerin bakışıyla değil de tam da şu an o coğrafyada oturan devletlerin cevaplayacağı bir sorunun ötesine geçerek;
Tam da bugün, “Merkez Devlet” metodumuz çerçevesinde Türkiye’nin yeni jeopolitik hamlelerinde, dış politika yönelimlerinde ve iç siyasette şekillenen devlet reflekslerinde, bu tarihi devlet aklın yeniden tezahür ettiğini mi görüyoruz?