20 Temmuz 1974 sabahı Girne kıyılarına çıkan Türk askerini yalnızca bir askerî harekâtın başlangıcı olarak görmek, Kıbrıs meselesinin en kritik tarafını gözden kaçırmak olur. O sabah sahile vuran yalnızca çıkarma botlarının sesi değildi; yıllarca ötelenmiş bir güvenlik arayışının, tükenen diplomasinin ve adada var olma mücadelesi veren bir toplumun çığlığıydı. Bugün Kıbrıs Barış Harekâtı’nı yeniden düşünmek, sadece geçmişi anlatmak değil; devlet aklının, tarihî hafızanın ve barış iddiasının hangi şartlarda sınandığını da hatırlamaktır. Bu hikâyeyi gerçekten anlamak için ise 1974 yazına değil, çok daha gerisine, bir buçuk asır öncesine gitmek gerekir.
Kıbrıs, 1571’den 1878’e kadar üç asırdan fazla Osmanlı idaresinde kaldı. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından İngiltere, Rusya’nın ilerleyişine karşı destek sağlaması karşılığında adanın yönetimini geçici olarak devraldı; hükümranlık hakkı resmen Osmanlı’da kalmaya devam etti. Ancak Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na İngiltere karşısında girmesiyle birlikte Londra, 1914’te adayı tek taraflı olarak ilhak etti ve bu durum 1923 Lozan Antlaşması’yla resmen tanındı. Bu idari geçiş, adada yaşayan iki toplumu ortak bir “Kıbrıslılık” kimliği etrafında birleştirmedi; tam tersine, ayrışmayı derinleştirdi.
Kıbrıslı Rumlar için ufukta hep aynı hedef vardı: Megali İdea doğrultusunda Yunanistan’la birleşme, yani Enosis. Bu talep, Rum Ortodoks Kilisesi ve Yunanistan’ın desteğiyle özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında yoğunlaştı ve Yunanistan 1954’te meseleyi Birleşmiş Milletler’e taşıdı -sonuçsuz kalan bir girişimle.
Tam da burada, sömürge yönetimi literatüründe “kolonyal polislik” olarak tanımlanan bir idari pratik devreye girdi: İngiliz idaresi, Rum ayaklanmacılara karşı yerel Türk unsurlarını kullanarak hem kuvvet tasarrufu sağladı hem de adadaki iki toplumu birbirine karşı konumlandırdı. Bu tercihin bedelini, yıllar içinde eriyen güven zemini olarak iki toplum da ödedi.
1 Nisan 1955’te kurulan EOKA (Ethniki Organosis Kyprion Agoniston), Enosis’i artık uluslararası kamuoyu nezdinde değil, silahla elde etme kararının somut ifadesiydi. Örgütün başındaki isim, Yunan Kurtuluş Savaşı’nda -Yunanların deyimiyle Küçük Asya Seferi’nde- cephede bulunmuş, İkinci Dünya Savaşı’nda ise İtalyan ve Bulgar işgaline karşı kurduğu “Organizasyon X” adlı aşırı milliyetçi gerilla yapılanmasıyla hem işgalcilere hem de komünist EAM/ELAS gruplarına karşı savaşmış bir subaydı: Yorgo Grivas.
Kod adı Digenes, Bizans-Selçuklu sınır savaşlarının efsanevi kahramanı Digenes Akritas’a gönderme yapıyordu; bu ad, Türklerin adadan tasfiyesini öngören “Akritas Planı” ile birlikte anıldığında, örgütün nihai hedefine dair pek az kuşku bırakıyordu. EOKA, kuruluşundan itibaren yalnızca İngiliz askeri hedeflerine değil, giderek artan biçimde sivil Kıbrıslı Türklere yöneldi; 1955-1958 arasında 33 karma köy Türkler tarafından terk edilmek zorunda kalındı.
Bu şiddetin nereye varacağı, daha ilk yıllardan belliydi. EOKA’nın sivil Kıbrıslı Türklere yönelik ilk silahlı saldırısı 1956’da gerçekleşti: pazara giderken öldürülen Abdullah Alparslan (Abdullah Çavuş), örgütün Türk hedeflerine yönelik doğrudan şiddetinin ilk kurbanı oldu. Saldırılar 1958’de yoğunlaştı.
12 Temmuz’da İnönü köyünden ayrılan dört araçlık bir konvoya düzenlenen ve tarihe “Sinde Katliamı” olarak geçen pusuda beş Kıbrıslı Türk hayatını kaybetti, iki kişi ağır yaralandı; ertesi gün Atlılar köyünde hayvan otlatan üç Türk öldürüldü. Aynı hafta içinde Arnayi, Üç Şehitler ve Goşşi köylerinde de Kıbrıslı Türk siviller, İngiliz idaresinde görevli Rum asker ve polislerden destek alan EOKA militanlarının hedefi oldu; 30 Temmuz’da ise Lefke’deki madenden dönen işçilere Erenköy-Gemikonağı yolu üzerinde pusu kurularak bir kişi öldürüldü, yedi kişi yaralandı. Bunlar, henüz gelecek olan büyük fırtınanın yalnızca habercileriydi.
Asıl dönüm noktası 1963’te yaşandı. Makarios’un anayasal düzeni Türk toplumu aleyhine değiştirmeyi öngören on üç maddelik önerisinin reddedilmesinin ardından, önceden hazırlanmış Akritas Planı devreye sokuldu. 20-21 Aralık 1963 gecesi başlayan ve tarihe “Kanlı Noel” olarak geçen saldırılarda, Lefkoşa’nın Tahtakale semtinde araçlarına ateş açılan Zeki Halil ile Cemaliye Emirali hayatını kaybetti. 23 Aralık’ta Lefkoşa’nın Ayvasıl köyünde esir alınan yirmi bir Kıbrıslı Türk, elleri bağlanarak kurşuna dizildi ve toplu bir çukura gömüldü; bu toplu mezar ancak 13 Ocak 1964’te İngiliz askerleri, St. John Ambulans örgütü temsilcileri ve yerli-yabancı basın mensuplarının önünde açılabildi.
Birkaç gün sonra, 24 Aralık’ta, Kıbrıs Türk Alayı’nda görevli Binbaşı Nihat İlhan’ın eşi Mürüvet İlhan ve üç çocuğu, saklandıkları evin banyo küvetinde katledildi; bu olay, sonradan “Barbarlık Müzesi” adıyla ziyarete açılan evle birlikte, EOKA vahşetinin sembolü hâline geldi. Saldırılar sonucu 103 Türk köyü boşaltıldı; on binlerce Kıbrıslı Türk, adanın yaklaşık yüzde üçünü oluşturan, denize çıkışı olmayan mahsur bölgelere sıkıştı.
Bu tabloya karşı Kıbrıslı Türklerin verdiği cevap, kendiliğinden başlayan dağınık öz savunma girişimlerinden -Volkan, Karaçete, 9 Eylül Cephesi gibi oluşumlardan- 26-27 Kasım 1957’de Rauf Denktaş, Burhan Nalbantoğlu ve Kemal Tanrısevdi önderliğinde kurulan Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) çatısı altında birleşti. 1 Ağustos 1958’den itibaren Türk Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı, sonradan Özel Harp Dairesi adını alacak Seferberlik Tetkik Kurulu’nun yönetimine geçen TMT’nin ilk komutanı Albay Rıza Vuruşkan oldu; mensupları “mücahit” olarak anıldı.
TMT’nin kurgusu, EOKA’dan bilinçli biçimde farklıydı: gizlilik ve hücre yapılanması ortak olsa da, sivil halkı hedef alan saldırgan bir çizgi hiçbir zaman benimsenmedi. Teşkilat, kuruluşundan 1963’e kadar mümkün olduğunca görünmez kalmayı, ancak açık bir tehdit karşısında devreye girmeyi esas aldı. Nacak gazetesi de bu direniş ruhunu diri tutan, bilgi ve moral cephesini besleyen önemli bir yayın organı olarak işlev gördü. TMT’nin önemi 1974’te de sürdü: harekât sırasında yaklaşık 15.000 personeli, yirmi taburu ve on dokuz bağımsız bölüğüyle Rum ve Yunan birliklerini tespit etme, hava indirme bölgelerinin emniyetini sağlama ve Türk birliklerine kılavuzluk etme gibi kritik görevler üstlendi -harekâtın en az bilinen ama en hayati boyutlarından biri budur.
Kanlı Noel’in ardından kurulan Birleşmiş Milletler Barış Gücü ve Lefkoşa’yı ikiye ayıran, haritaya yeşil kalemle çizildiği için “Yeşil Hat” adını alan sınır, çatışmaları tamamen durdurmadı. Aynı dönemde yaşanan bir başka olay, EOKA’nın sivillere yönelik saldırılarının boyutunu gözler önüne serer: İngiliz Üssü’ne çalışmaya giden on bir Kıbrıslı Türk’ün bindiği servis otobüsü Larnaka yakınlarında kaçırıldı ve yolcuların tamamı öldürüldü.
Tarihe “Kayıp Otobüs” olarak geçen bu katliamın kurbanlarının kalıntıları, kırk beş yıl süren bir bilinmezliğin ardından, ancak 2009 yılında bir Rum köyünde tespit edilerek şehitliğe nakledilebildi. 6 Ağustos 1964’te Grivas’ın emriyle başlayan Erenköy saldırısı, bölgeyi savunan üniversite öğrencisi ve köylü mücahitleri kuşatma altına aldı; Türk Hava Kuvvetleri’nin 8-9 Ağustos’taki müdahalesi kuşatmayı kırdı, ancak bu harekât sırasında uçağı düşürülen Yüzbaşı Cengiz Topel esir alındı ve Rumlarca işkenceyle şehit edildi -Cumhuriyet döneminin ilk hava harp şehidi.
1967’de Geçitkale ve Boğaziçi köylerine düzenlenen saldırıda yirmiden fazla Türk öldürüldü; bu kez Türkiye, TBMM’den asker gönderme yetkisi aldı ve savaş eşiğine gelindi. ABD’nin araya girmesiyle sağlanan uzlaşma sonucu yaklaşık 20.000 Yunan askeri adadan çekildi, Grivas sürgüne gönderildi. Ancak mesele kapanmadı: Yunanistan’daki askeri cunta, Eylül 1971’de Grivas’ı gizlice adaya geri gönderip EOKA-B’yi kurdurdu.
Makarios’un Enosis’i zamana yaymak istemesi, cuntayla arasını giderek açtı; 15 Temmuz 1974’te Yunan subaylarının yönettiği Rum Millî Muhafız kuvvetleri, Makarios’a karşı “Başkanlık Harekâtı” kod adlı darbeyi gerçekleştirdi. Nikos Sampson’ın cumhurbaşkanlığına getirilmesi ve “Kıbrıs Helen Cumhuriyeti”nin ilanı, Kıbrıs Türk toplumunda var oluş kaygısını doruğa çıkardı. İşte tam bu noktada, Türkiye için artık bekleyecek zaman kalmamıştı.
Darbenin ardından Türkiye, Garanti Antlaşması’nın öngördüğü istişare mekanizmasını işletti. Başbakan Bülent Ecevit 17-18 Temmuz’da Londra’da İngiliz mevkidaşı James Callaghan ve ABD’li Joseph Sisco ile görüştü, ortak müdahale teklif etti; İngiltere reddetti, Yunan cuntası ise görüşmelere hiç katılmadı. 19 Temmuz’da Ankara’ya dönen Ecevit’in aktardığı sonuçlar üzerine toplanan Bakanlar Kurulu, oy birliğiyle askeri müdahale kararı aldı.
20 Temmuz sabahı harekât başladığında Ecevit’in dünyaya yaptığı açıklama, sonraki elli yılın hafızasına kazındı:
“Bu harekât milletimize, bütün Kıbrıslılara ve insanlığa hayırlı olsun.”
Ve gerçekten de öyleydi -çünkü Türkler gelirse böyle gelir: gecikmiş ama kararlı, sert ama meşru; işgal için değil, güvenlik için.
Aynı gün Girne’nin batısındaki Pladini plajına deniz çıkarması yapılırken, Hava İndirme Tugayı paraşütçüleri Pınarbaşı ve Gönyeli’ye indirildi. Rum Millî Muhafız kuvvetlerinin şiddetli karşı koyuşu ve iletişim aksaklıkları yüzünden denizden çıkan ve havadan inen birliklerin birleşmesi güçlükle sağlanabildi; bu süreçte, dost ateşi sonucu Kocatepe muhribinin batırılması, harekâtın en acı kayıplarından biri oldu. 22 Temmuz’da BM Güvenlik Konseyi’nin 353 sayılı kararı doğrultusunda ateşkes ilan edildiğinde, Türk birlikleri Girne-Lefkoşa arasında dar bir koridoru kontrol altına almıştı.
25 Temmuz’da başlayan Birinci Cenevre Konferansı, 30 Temmuz’da imzalanan deklarasyonla sona erdi; ancak 8 Ağustos’ta başlayan İkinci Cenevre Konferansı’nda taraflar anlaşamadı. Yunan tarafı, Türk birliklerinin geri çekilmesini ön koşul olarak öne sürerken Rum ve Yunan kuvvetleri Türk yerleşimlerinden çekilmek yerine saldırılarını sürdürdü. Görüşmelerin 14 Ağustos gecesi çözümsüz dağılmasının ardından, Dışişleri Bakanı Turan Güneş’in Ankara’ya önceden kararlaştırılmış “Ayşe tatile çıksın” parolasıyla verdiği işaretle İkinci Harekât başladı.
Üç gün süren bu ikinci safhada Türk birlikleri doğuda Mağusa’ya, batıda Lefke’ye kadar ilerledi; 16 Ağustos’ta ateşkesle birlikte Mağusa-Lefkoşa-Lefke hattının kuzeyi Türk kontrolüne geçti.
Ancak asıl acı, ilerleyişin gölgesinde geri çekilen Rum Millî Muhafız kuvvetlerinin arkasında bıraktığı manzarada saklıydı. 14-15 Ağustos’ta Muratağa ve Sandallar köylerinde seksen sekizden fazla, çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan Kıbrıslı Türk öldürülüp buldozerle açılan çukurlara gömüldü; Atlılar köyünde altmış kişiden elli yedisi katledildi. Taşkent’te toplanan yaklaşık yetmiş Türk erkeğinden biri, kolundan ve kalçasından yaralanan Suat Hüseyin, ölü taklidi yaparak hayatta kaldı ve altı gün süren bir kaçışın ardından katliamı dünyaya duyurdu.
Dönemin yabancı gözlemcileri de bu tabloyu kayıt altına aldı. Le Figaro, olayların ardındaki sorumluluğu net biçimde ortaya koyarken şu tespitte bulunuyordu:
“Gerçek suçlu EOKA olarak bilinen Kıbrıs Rum terör örgütüdür.”
Bu satırlar, dönemin Batı basınında hâkim olan “iki taraf da suçlu” anlatısına karşı çıkan istisnai bir sesti.
Harekâtın en az işlenen, ama tarihsel hafızanın nasıl kurulduğunu en açık gösteren boyutlarından biri, silah sesleri dindikten sonra olayların edebiyata nasıl yansıdığıdır. Kıbrıs Rum ve Yunan edebiyatında Grivas, “Diyenis” kod adıyla kurtarıcı bir kahraman olarak yüceltilirken Türkler için “barbar”, “canavar”, “deccal” gibi sıfatlar kullanılmaya devam edildi; oysa aynı dönemde sistemli bir soykırım hazırlığına dair somut belge ve tanıklık, tam tersi yönde birikiyordu. Buna karşılık Türk ve Kıbrıs Türk edebiyatında, yaşanan zulme rağmen kin ve intikam söylemi neredeyse hiç yer bulmadı; şairler acıyı kayıt altına aldı, ama düşmanlığı kalıcı bir tema hâline getirmedi. İki toplumun aynı travmayı bu denli farklı işlemesi, çatışmanın cephe hattının mürekkepte de sürdüğünü göstermektedir -ve belki de bugün hâlâ süren anlaşamayışın köklerinden biri tam da burada yatmaktadır.
Kıbrıs Barış Harekâtı’nı yalnızca 1974 yazının üç haftasına sıkıştırmak, onu bir anlamda küçültmek olur. Harekât, 1878’de başlayan idari kopuşun, sömürge yönetiminin toplumları birbirine düşman kılan pratiklerinin, EOKA’nın gayrinizami harp yoluyla dayattığı Enosis hayalinin ve TMT’nin sabırla örülen öz savunma mimarisinin vardığı zorunlu bir eşikti. Diplomasi tükendiğinde, Türkiye’nin garantörlük hakkına dayanarak aldığı karar, on bir yıl süren kan, göç ve ambargo döneminin doğal ve tarihsel bağlamı içinde değerlendirildiğinde kaçınılmaz bir sonucuydu. Bugün hâlâ tartışılan bir meselenin köklerini anlamak isteyen herkes için Kıbrıs, sahada kazanılan zaferlerin masada nasıl kalıcı bir çözüme dönüştürülebileceği sorusunu da aynı ısrarla sormaya devam etmektedir. Tarih, Kıbrıs Türk halkının özgürlüğü ve güvenliği için yazılan destansı bir mücadeleye tanıklık etmiştir. Ve bu mücadelenin bize öğrettiği tek bir gerçek varsa, o da şudur: Türkler gelirse, böyle gelir.
Bugün, Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 52’nci yıl dönümünde; aziz şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyor, kahraman gazilerimize şükranlarımızı sunuyoruz.