İki Kez Fırınlanmış Ekmek ve Suyun Hafızası

Zırhlıları, denizaltıları, diplomasi masalarını geride bırakıp müzenin daha küçük nesnelerine doğru yürüyorum.
Cam bir vitrinde, sararmış sayfalarla Osmanlı gemilerinin seyir defterleri duruyor. İskenderiye Limanı’nda demirli bir savaş gemisinin günlük kaydı. Rika hattıyla yazılmış satırlardan biri, o gün “bir gûne zuhurat olunmayıp” geçtiğini söylüyor: Herhangi bir olay olmamış.
Nöbet değişimleri.
Fenerlerin yakılışı.
Cuma namazı için karaya çıkış.
Tarihin büyük sahnelerinin arkasında günlerin ezici çoğunluğu böyle geçmiş: aynı disiplin, aynı bekleyiş, aynı rutin.
Birkaç adım ötede İzmir’in Kurtuluşu’nu anlatan bir halı pano duruyor. Arka planda minareleriyle şehir siluet hâlinde. Önde yere yıkılmış bir asker, başında yarasını saran bir kadın.
Zaferi anlatan bir halıda, zaferin faturasını bedenin ödediğini gösteren iki figür.
O anda zırhlıyı yürütenin çelik olmadığını düşünüyorum.
Küreğe asılan, namluyu temizleyen, haftalarca tuzlu suyun üzerinde nöbet tutan, bir gün yaralanıp bir gün hastalanan bedenlerdi.
Bir gemi, içindeki insanların günlük hayatı kadar ayakta kalır.
Bu noktada vitrinlerin yanındaki küçük nesnelere bakıyorum.
Peksimet var.
Deniz yolculuklarının ekmeği. İki kez fırınlanmış, nemi azaltılmış, uzun süre saklanabilecek kadar sertleştirilmiş. Çünkü denizde yiyeceğin bozulması yalnızca sofranın tatsızlaşması değildi; haftalar süren bir yolculukta erzağın kaybedilmesi anlamına geliyordu.
Denizci bunu modern gıda biliminin diliyle açıklamıyordu.
Tecrübeyle biliyordu.
Kuru kalan şey daha uzun dayanıyordu.
Peksimeti gerektiğinde suya ya da çorbaya batırıp yumuşatıyordu. Tadı belki gösterişli değildi. Ama gösterişli olması da gerekmiyordu. Limandan ayrıldıktan haftalar sonra hâlâ yenilebilir olması gerekiyordu.
Su daha zor bir meseleydi.
Fıçılara doldurulan su zamanla değişiyor, kokuyor, içilebilirliğini kaybedebiliyordu. Denizci bunun arkasındaki mikrobiyolojik süreçleri bilmiyordu. Ama suyun nasıl saklanacağını, hangi koşullarda bozulduğunu ve yolculuk boyunca nasıl idare edileceğini deneyimle öğreniyordu.
Kuru incir, kuru üzüm, bakliyat, tuzlanmış ve kurutulmuş yiyecekler…
Hepsi aynı soruya verilmiş farklı cevaplar gibiydi:
Bir insan, limandan limana kadar nasıl ayakta kalır?
Bu sorunun karanlık bir yüzü de vardı.
Uzun deniz yolculuklarında denizcilerin dişleri dökülüyor, yaraları iyileşmekte zorlanıyor, bedenleri giderek güçsüzleşiyordu. Yüzyıllar boyunca denizcilerin korkulu rüyası olan iskorbütün nedeni uzun süre bilinmedi. Taze meyve ve sebzelerin işe yaradığını gözlemleyenler vardı; fakat bunun nedenini açıklayan bilimsel çerçeve çok daha sonra oluştu.
Deneyim bazen bilimin önünden gidiyordu.
Ama deneyim, bilimin kendisi değildi.
Bu ayrım önemli.
Çünkü geçmişte insanların bazı doğru uygulamaları yapmış olması, modern beslenme bilgisini onların bildiği anlamına gelmiyor. Onlar gözlemliyor, deniyor, saklıyor, ölçüyor ve hayatta kalmaya çalışıyordu. Modern bilim ise bu gözlemlerin arkasındaki mekanizmaları açıklamaya başladı.
Seyir defterindeki “bir şey olmadı” satırına geri dönüyorum.
O satırın arkasında her gün birinin yemeği hazırladığını, suyu kontrol ettiğini, vardiyayı düzenlediğini, hastalanan bir tayfanın bakımını yaptığını düşünüyorum.
Bir gemi hiçbir olay olmadan ilerleyebiliyorsa, bu sıradan günlerde bedenlerin ayakta tutulabilmesi sayesinde.
Bugün bu soruya bilimsel cevap arayan alanlardan biri diyetetik.
Peksimetin, suyun, kuru gıdanın ve düzenin deneyimle çözmeye çalıştığı meseleyi bugün beslenme bilimi çok daha ayrıntılı araçlarla ele alıyor. Bedenin enerjiye, suya, yeterli besin ögelerine, dinlenmeye ve sürdürülebilir bir yaşam düzenine nasıl ihtiyaç duyduğunu anlamaya çalışıyor.
Denizcinin sezgiyle sorduğu soru ile modern bilimin sorduğu soru arasında yüzyıllar var.
Ama soru bütünüyle değişmiş değil:
Bir insan, uzun bir yolculuk boyunca, bir görev boyunca, bir ömür boyunca nasıl ayakta kalır?
Müzeyi baştan yürümek istiyorum.
Saltanat kayığının sedefi artık başka bir şey gösteriyor. Kürek çeken bostancıların bedenlerini, onları yetiştiren düzeni, o düzenin arkasındaki mutfağı, mutfaktaki ekmeği, suyu ve uykuyu düşünüyorum.
Osman-ı Evvel’in mürettebatı Newcastle’da haftalarca bekledi. Bir gemiyi teslim almak için oraya gittiler. Gemiyi alamadılar.
Ama o geminin etrafında bekleyen insanlar da tarihin bir parçasıydı.
Haliç’teki denizaltının arkasında bir zamanlar insanlar vardı. Atılay’ın arkasında da insanlar vardı. Teknolojiler değişti, devletler değişti, sistemler değişti.
Değişmeyen, bütün bunları taşıyan beden oldu.
Sonunda çıkış kapısına yürürken camın ardındaki ahşap maketlere bir daha bakıyorum.
Sultan Osman-ı Evvel hâlâ orada.
Artık ona yalnızca bir gemi olarak bakamıyorum.
Arkasında bir devlet duruyor.
Devletin arkasında bir düzen.
Düzenin arkasında bir mühendis, bir usta, bir denizci.
Onların arkasında bir mutfak, bir ekmek fırını, bir su fıçısı, uyuyan ve uyanan bedenler.
En sonunda bütün büyük yapılar insanın dayanma kapasitesine kadar küçülüyor.
Çünkü asıl mesele gemiyi değil, içindeki insanı batırmamaktır.




