Dünya Sisteminin Felsefi Kökenleri…

Tarih boyunca kurulacak olan Dünya Sistemi bir felsefi kökene sahip olmuştur. Bu felsefi köken, kültür ve medeniyetin oluşumunu sağlayan ve genel bir kabule dönüşen bir yapıya sahip olması gerektiği de bilinmelidir. Tarihsel Dönemlerde hangi kültür ve inanç bir medeniyet inşa etmişse o kendi Dünya Sistemini de beraberinde kurmuştur. Peygamberlerin kurucu olduğu inanç ve medeniyetler gibi liderlerin, kahramanların veya felsefi bakışların, Yunan veya Fars kültürleri gibi paradigmalar dönemsel olarak kendi Dünya Sistemlerini kurmuşlardır.
Modern Dünya kendi paradigması ve felsefi yaklaşımı üzerinden kendi Dünya Sistemini kurmuştur. Seküler kültürün monist yaklaşımı olarak modernist bakış üzerinden soğuk savaş dönemi de dâhil olmak üzere kendi Dünya sistemini çift kutupluluk üzerine kurmuş ve kendi kurumsal yapısını da inşa etmiştir. Rasyonalist ve pozitivist yaklaşım, mutlakçı bir bakış üzerinden kendi sistemlerini inşa ederek, insanlığı ikiye ayırmışlardır. Modern/medeni ve barbar olarak tanımlayarak, Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerini ve topraklarını sömürmenin alt yapısı oluşturulmuştur. Marksizm de buna teşne bir yapıyı öne çıkarmış ve böylece monist/tekçi bakış içinde batı toplumları modernleştirme arzusu üzerinden her türlü haklarını ele geçirme imtiyazı kazandıklarını düşündüler. Bu tabi ki devam etmeyecekti.
İşte 68 olayları ile başlayan süreç yeni bir felsefi yaklaşımın ipuçlarını verdi. Ayrıca post modern düşünce göreliliği ve öznelliği mutlaklaştırarak yeni bir sistemin ipuçlarını vermeye başladı. 89 da Sovyetler Rusya olarak değişime uğradığında dünya yeni bir sosyolojinin imkânları üzerinden kendini yeniden kurmaya başlamıştı. İşte bizde geç olsa da post modern düşünce gelişmeye başladı. Ama batı ve birçok ülkede bu felsefi yaklaşım önemli değişimlere kapı araladı. Monist/Tekçi bakıştan çoğul bakışa sıçrama yapıldı. Bu yeni bir toplumsallığın inşasında temel bir amaç olarak öne çıktı. Buna dair gelişmelerin Avrupa ve batı dışı toplumlarda da öznelliğin öne çıkarıldığı ve kişisel tercihlerin belirleyici olduğu yeni bir dünyanın kurulması sağlandı. Evrensel bakış yerine öznel bakış geçti. Küresel ölçekte geçerlilik ortadan kalktı. Bu aynı zamanda dünya sisteminin kurumlarının geçerliliğini de tartışmaya açtı. Bu aynı zamanda sömürge olan ülkelerin, kendi pozisyonlarını yeniden düşünmeye başlamalarına sebep teşkil etti… Çoğu Asya ve Afrika ülkeleri kendi bağımsızlarını elde etmek için sömürge dönemini geride bırakmaya başladı. Bu sistem derinden ama giderek çoğalarak ve güçlenerek yeni bir sistemin kapısını aralamaya başladı.
Bu noktada iki kutuplu dünyadan çok kutuplu bir dünyaya yönelen sistem, kendi içinde sorunlar yaşamaya başladı. Kurumsal yapılar işlevsizleşmeye başladı. Sömürge ülkeleri olan batılı ülkeler, sömürüden vazgeçmek zorunda kaldılar vesaire… Ama bu durumun getirdiği kaotik zemini aşmak için 2001 de Amerika tarafından ilan edilen Tek Kutuplu Dünya Devleti hikâyesi tutmadı, yetersizliği açık bir şekilde ortaya çıktı. Yaptığı bütün hamleler yerini bulamadı ve bugün tam bir kaotik zeminde kalındığını gözlemlemekteyiz…
7 Ekim Aksa Tufanı ile başlayan süreçte ise artık Güçlü Devlet hikâyesi rafa kaldırıldı. İsrail dünyayı arkasına almasına rağmen, bir avuç yiğit ile başa çıkamadı. Bütün yıkıma rağmen, teslim alamadı onları… Ve bir Dünya Sisteminin çöküşünü ilan etti…
O günden bu tarafa yaşananlara dikkatle bakıldığı zaman tek başına yeterli bir gücü inşa ederek istediğini elde edecek bir güç yok ve kalmadı. Rusya Ukrayna savaşı uzadıkça uzadı. İsrail bir türlü elde etmek istediğini elde edemedi. ABD İran’a yönelik saldırılarından bir şey elde edemedi. Hürmüz Boğazı Babü’l Mendep gibi boğazlar bir türlü küresel güçler tarafından denetlenecek zemine kavuşamadı. Uluslar arası hukukun iflası açık hale geldi. İsrail için alınan kararların uygulama alanı bulmaması, kurumsal yapının iflasını beraberinde getirdi. Yeni arayışlar öne çıkmaya başladı.
Bu çerçevede öncelikli olarak ABD kendi kurumsal yapılarından vazgeçtiğini ilan ederek tek başına var olma arayışına girdi. Avrupa kendi yalnızlığı içinde bocalamaya başladı. Kendi iç barışını sağlamada zorluklar yaşamaktadır. İç bütünlüğünü sağlama alamayan Avrupa siyasal gücünü de kaybetmeye başladı. Güvenlik sendromu yaşamaya başladı. Ortadoğu verdiği devasa paralara rağmen ABD’nin kendisini koruyamayacağını anladı ve yeni arayışlara kapı aralandı. İşte Mekke Anlaşması bu zeminde var oldu. Mekke Anlaşmasına yönelik saldırılar ve eleştiriler arka planı dikkate alarak değerlendirmede yarar var. Ama artık çoklu güç dengelerinde tek başına bir ulus devletin varlık göstermesi zorlaşmaktadır. Bu yüzden birden fazla ülkenin ortak yararlar etrafında birlikte hareket etmeyi başarmaları yeni dünya sisteminde varlık kazanmaları için temel şart olmuştur. İleride yeni antlaşmaların açığa çıkacağını görmek mümkün olacaktır. Bedir antlaşması da bu çerçevede düşünülmelidir. İsrail kendi arayışlarını sürdürmekte ama yaşadığı uluslar arası travma yüzünden ortak bulmakta zorlanmaktadır. BAE ve Yunanistan üzerinden kuracağı bir ortaklığın fazla bir katkısı olmayacağı açıktır. Fransa ile Yunanistan yaklaşması da bu zeminde düşünülmelidir.
Bu arayışlar devam edecektir. Eğer bir dünya savaşı çıkmazsa, yeni arayışlar süreklileşerek devam edecektir. Bu post modern felsefesinin bir Dünya Sistemini kurmada etkin oluşunu belirlemede yeterlilik sağlayacaktır. Ancak bu felsefi sistemin temel bir soruna da katkı sunacağı ve post hümanist bir yaklaşıma kapı aralamak anlamına geleceğini de dikkate almakta yarar var. Çünkü göreli ve öznel yaklaşım bir ahlak ve değer inşasında sınıfta kalmaktadır. Nihilizmin batıdan bütün dünyaya sirayet etmesine zemin oluşturacak bu felsefi yaklaşımın dünyanın sonunu getirmede ve insanlığın yıkımını beraberinde taşıyacağını da dikkatten kaçırmamak gerekir.
Yapay zekâ ve robot teknolojileri üzerinden yeni bir dünyanın kurulmasının ayak sesleri Küresel Sermaye tarafından dikte edildiği gözlenmektedir. Ama bu insanlığın intiharı ile eş anlamlı olacağını da aklı başında her insanın farkında olacağı bir durumu işaret edeceği de açıktır.
İklim değişikliği ve lgbt-i gibi arsızlıklar üzerinden yapılan tartışmalarda eşitlik kavramının gündemleştirilmesi ile birlikte insan sonrasına hazırlık yapıldığı ehli olanlarca bilinmektedir. Bu süreci doğru okuma konusunda gösterilecek zaaf insanlığın yitimi ile neticeleneceğini bilmek zor olmasa gerek!
Öznel ve kapalı kültürlerin ve felsefi yaklaşımların, insanı dışlayan bakışların bir sistem kurma arzusu, insanlığın tarihten silinmesini bekleme ve destekleme anlamına geldiğini ve şeytani bir plan olduğunu bilmekte yarar var. Bu durumu ortadan kaldıracak ve bu planı geri püskürtecek tek seçenek İslam ve O’na dayalı bir felsefi bakış olacaktır. Bütün bir insanlığın yeniden varlık sahasına çıkışını ve adalet ile barış içinde var olmalarını sağlayacak yegâne felsefi yaklaşım ancak İslam ve onun epistemik zemini üzerinden var olabilecektir. Kendi dışına da özgürlük bahşedecek yegâne bakış burada saklı bulunmaktadır. İslam’a yöneltilmiş gizli amaçlı eleştirilerin ve kasıtlı suçlamaların bir karşılığı bulunmadığı aklı başındaki müsteşrikler tarafından da ilan edilmektedir. Mesele çok açık: İslam, yeni kurulacak bir sistemin temel parametresi olarak düşünülmediği sürece insanlık anlamsızlık deryasından kurtulamayacak ve yeni bir ahlakı inşa konusunda zaaf taşımaya devam edecektir. Sorumluluk tabi ki müslüman entelektüel, aydın ve ulema sınıfına aittir. Ama bunları destekleyecek bir güç sınıfının varlığı da şartlar arasında olduğu bilinmelidir. Çünkü tek başına bu şartlarda başarılı olmak zordur. Ancak birlikte ve farklı yapılar ortak hareket ettiğinde zafer elde edilebilir. Bunun tek koşulu ise; Müslümanlar ve insanlığa yönelik kuşatıcı bir sistemin zararlarını doğru okumak, bu tuzağa düşmemek ve objektif kalarak propaganda diline mahkûm olmamak asli olan olmalıdır.




