☁️20°C İstanbul İlk Bakış Instagram
DOLAR ▲ 49,63 %0,05
EURO ▼ 55,61 %0,21
STERLİN ▼ 66,38 %0,14
BITCOIN ▼ 81.529 %0,72
GRAM ALTIN ▼ 6.433 %1,51

Masadaki Boş Sandalye ve Çürüyen Denizaltı

3 dk okuma
Paylaş WhatsApp X Facebook Telegram

Sultan Osman-ı Evvel’in önünden ayrılırken peşime takılan şey öfke. Parası verilmiş bir şey. Teslim alınmayı bekleyen bir gemi. Nasıl olur da böyle bir hikâye burada biter?

Ama tarih, yalnızca haklı olanın öfkesiyle yazılmıyor. Masanın başında kimin oturduğuna da bakıyor.

Zihnimde Lozan’a gidiyorum.

1923’te İsmet Paşa’nın oturduğu masa, savaşın ardından yeni bir devletin kendisine yer açmaya çalıştığı bir masa. Karşısında savaşın galipleri var. Arkalarında işgal yılları, Sevr Antlaşması’nın gölgesi ve Anadolu’da verilmiş ağır bir savaş duruyor.

Sultan Osman-ı Evvel ile Reşadiye’nin bedellerinin Lozan’da doğrudan bir mahsuplaşma kalemi olarak nasıl ele alındığı konusunda kesin bir hesap kurmak kolay değil. Bu yüzden o hikâyeyi olduğundan daha kesin anlatmak istemiyorum.

Kesin olan başka bir şey var.

Lozan’da Türkiye, Yunanistan’dan savaş tazminatı talebinden vazgeçerken Karaağaç’ı aldı. Karaağaç, Türkiye’ye savaş tazminatı karşılığında bırakıldı.

Masada bazen kazanç, istediğin her şeyi almak değildir.

Bazen önündeki seçenekler arasından yaşayabileceğin olanı seçmektir.

Boş sandalye, zırhlıların oturması gereken sandalye gibi geliyor bana. Çünkü savaş gemileri yok. Para sınırlı. Yeni devletin önünde yeniden kurulması gereken bir ülke var. Masadaki güç, yalnızca talep etmekten değil, hangi talebin ne zaman sürdürülebilir olduğunu bilmekten geçiyor.

Bunu düşünürken müzenin başka bir salonuna geçiyorum.

Orada iki denizaltı hikâyesi var.

İkisi de aynı soruyu soruyor:

Elinde tuttuğun şeyi yaşatabiliyor musun?

İlk hikâye 1880’lerin ortasına gidiyor. Sultan II. Abdülhamid döneminde Nordenfelt şirketinden iki denizaltı sipariş ediliyor. Parçalar hâlinde İstanbul’a getiriliyor ve Taşkızak Tersanesi’nde monte ediliyor. İlki, Abdülhamid, 6 Eylül 1886’da Haliç’te denize indiriliyor. 1888’de ise su altından bir hedefe torpido atıp batırması, denizaltıcılık tarihinde önemli bir ilk olarak kayda geçiyor.

Bu, küçümsenecek bir teknoloji hamlesi değil.

Fakat teknolojiye sahip olmakla onu etkili biçimde kullanabilmek aynı şey değil.

Bu denizaltılar kendi çağlarının çok erken teknolojileriyle çalışıyordu. Operasyonel kullanım açısından ciddi teknik sınırlılıkları vardı ve beklenen askerî faydayı sürdürülebilir biçimde sağlayamadılar.

Ortada büyük bir fikir vardı.

Eksik olan, o fikrin etrafında uzun süre çalışacak bakım, eğitim ve operasyon düzeniydi.

Müzenin öbür ucunda TCG Atılay’ın, S-347’nin maketi duruyor.

Bu kez hikâye farklı. Atılay 1976’da Türk Deniz Kuvvetleri’ne katılıyor ve 2016’da hizmetten çıkarılıyor. Yaklaşık kırk yıllık ömrü boyunca onu yalnızca çeliği ve motoru taşımıyor. Onu mühendisler, teknisyenler, bakım ekipleri, komutanlar ve yıllar içinde yetişen mürettebat ayakta tutuyor.

Haliç’teki ilk denizaltılarla Atılay arasındaki fark yalnızca teknoloji değil.

Teknolojinin etrafında kurulmuş düzen.

Bir kurum yoksa, bakım zinciri yoksa, yetişmiş personelin devamı sağlanamıyorsa, en ileri makine bile zamanla yük hâline geliyor. Buna karşılık bir sistem kurulduğunda, dışarıdan alınmış bir teknoloji bile zamanla o sistemin parçasına dönüşebiliyor.

Sultan Osman-ı Evvel’i hatırlıyorum.

O geminin hikâyesinde bağımlılık, tek bir siyasi kararla görünür hâle geldi.

Haliç’teki denizaltıların hikâyesinde ise başka bir eksiklik beliriyor: Bir teknolojinin kendisi kadar, onu yaşatacak düzen de gerekiyor.

Atılay’da ise aynı mesele başka bir seviyede karşımıza çıkıyor.

Gemi artık yalnızca satın alınmış bir makine değil. Onu yaşatan bir kurumun parçası.

Güç, yalnızca çelikte değil.

Çeliğin etrafında kurduğun düzende.

Gölcük’teki atölyelerde bu düzeni kimin yürüttüğünü düşünüyorum. Mühendis var, usta var, teknisyen var. Gece nöbetinde bir sisteme bakan, sabah vardiyasında başka bir parçayı kontrol eden insanlar var. İsimlerini hiçbir yerde okumayacağım insanlar.

Makine çalışıyor, çünkü onlar çalışıyor.

Ve zihnimde yeni bir soru beliriyor:

Peki o insanları kim ayakta tutuyor?

İLGİLİ HABERLER