ÖZEL HABER | ALEVİ-BEKTAŞİ CAMİASINDAN DİKKAT ÇEKEN ÇIKIŞ: “BİZ TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ’NİN ALEVİSİYİZ!”
Haber: Ertürk ERYILMAZ

On İki İmamlar Alevi Bektaşi Öğreti Derneği Teşkilat Sorumlusu Hüseyin Baran Karabulut, Alevilik, devlet aidiyeti ve inanç özgürlüğü tartışmalarına ilişkin dikkat çekici açıklamalarda bulundu. “Devletin Alevisi değiliz” söylemine karşı çıkan Karabulut, devlet ile siyasi iktidarın birbirinden ayrılması gerektiğini vurgulayarak, “İnancımızdan da devletimizden de vazgeçmeyiz” mesajını verdi.
Açıklamanın Tamamı;
Alevi-Bektaşi inancının yüzyıllardır kuşaktan kuşağa aktardığı, insanı ahlakla, erdemle ve sorumlulukla buluşturan temel öğretilerinden biri “Eline, beline, diline sahip ol” düsturudur.
Bu üç kelime, yalnızca bireysel ahlakın sınırlarını belirleyen bir öğüt değildir. Aynı zamanda insanın yaşadığı topluma, ait olduğu kültüre, taşıdığı değerlere ve üzerinde yaşadığı vatana karşı sorumluluklarını hatırlatan derin bir hayat felsefesidir.
Eline sahip ol!
Elini haksızlığa uzatma. Emeğe, alın terine ve insan onuruna saygı göster. Ancak unutma ki o el, gerektiğinde vatanına uzanan tehditlere karşı da dimdik durmalıdır. Çünkü insanın eline sahip olması, yalnızca kötülükten uzak durması değil, kendisine emanet edilen değerlere de sahip çıkmasıdır.
Beline sahip ol!
Nefsine hâkim ol, ahlakını koru, özüne ve soyuna sahip çık. Geçmişini, atalarını, köklerini unutma. Seni sen yapan tarihî ve kültürel mirası gelecek kuşaklara taşı. Çünkü köklerinden koparılan bir toplumun geleceğini sağlam temeller üzerine inşa etmesi mümkün değildir.
Diline sahip ol!
Yalan söyleme, iftira atma, gönül kırma. Fakat aynı zamanda ana diline, konuştuğun dile, kültürüne ve tarihine sahip çık. Dilini ayrıştırmanın değil, birleştirmenin aracı kıl. Hakikati söylemekten çekinme; ancak söylediğin her sözün sorumluluğunu da taşı.
İşte biz, Alevi-Bektaşi öğretisinin bu kadim düsturunu yalnızca bireysel ahlak çerçevesinde değil, yurduna, soyuna, diline ve kültürüne sahip çıkma sorumluluğuyla da değerlendiriyoruz.
Bizim için vatan sevgisi, sonradan edinilmiş siyasi bir tercih değil; tarihimizle, kültürümüzle ve toplumsal hafızamızla bütünleşmiş köklü bir aidiyet duygusudur.
Anadolu’nun mayasında bizim de alın terimiz, gözyaşımız, dualarımız ve mücadelemiz vardır.
Hacı Bektaş Veli’nin hoşgörüsünü, Pir Sultan Abdal’ın hakikat arayışını, Şah Hatayi’nin deyişlerini ve Hz. Ali’nin adalet anlayışını yaşatan bu toprakların evlatlarıyız.
Bizim inancımız da bu topraklarda, geleceğimiz de bu topraklardadır.
Hz. Ali’nin Yolunda: Cesaret, Adalet ve Devlet Sorumluluğu
Alevi-Bektaşi inancının temelinde yer alan Hz. Ali, yalnızca ilmi, irfanı ve adaletiyle değil; cesareti, fedakârlığı ve İslam toplumunu korumak uğruna verdiği mücadeleyle de tarihe iz bırakmış büyük bir şahsiyettir.
İslam tarihine baktığımızda Hz. Ali’nin Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te ve Hayber’de gösterdiği kahramanlıkları görürüz.
O, gerektiğinde savaş meydanında mücadele etmiş, gerektiğinde toplumsal birliği ve adaleti korumak için sorumluluk üstlenmiştir.
Hz. Ali’nin mücahitliği yalnızca savaş meydanındaki cesaretiyle sınırlı değildir. Onun mücadelesi aynı zamanda hakkı savunmanın, zulme karşı durmanın ve toplumun huzurunu korumanın mücadelesidir.
Bu nedenle Hz. Ali’yi yalnızca bir inanç önderi olarak değil, aynı zamanda adaletli yönetimin, kamu sorumluluğunun ve toplumsal düzenin önemini ortaya koyan tarihî bir şahsiyet olarak da değerlendirmek gerekir.
Nitekim Hz. Ali’nin devlet yönetimine ilişkin anlayışını ortaya koyan en önemli metinlerden biri, Mısır valiliğine görevlendirdiği Mâlik el-Eşter’e hitaben yazdığı kabul edilen ve *Nehcü’l-Belâğa’nın 53. mektubunda* yer alan öğütlerdir.
Hz. Ali bu mektubunda, yöneticinin halka karşı sorumluluğunu şu sözlerle ortaya koyar:
“Onlar iki sınıftır: Ya dinde kardeşin ya da yaratılışta eşindir.”
Bu söz, Hz. Ali’nin adalet anlayışının yalnızca belirli bir topluluğu değil, bütün insanları kapsadığını göstermektedir.
Aynı mektupta Hz. Ali, Mâlik el-Eşter’e ülkenin savunulması, halkın durumunun iyileştirilmesi, şehirlerin imar edilmesi ve kamu düzeninin korunması gibi önemli sorumluluklar yükler.
Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur:
Hz. Ali’nin yönetim anlayışında devlet, yalnızca bir otorite değil; halkın huzurunu, güvenliğini, adaletini ve refahını sağlamakla yükümlü bir emanettir.
Elbette Hz. Ali’nin yaşadığı dönemin devlet yapısıyla bugünkü modern ulus devlet anlayışı aynı değildir. Ancak onun adalete, toplumsal birliğe ve kamu sorumluluğuna verdiği önem, bugün de bizlere yol gösterecek niteliktedir.
Bizler de Hz. Ali’nin yolundan yürüyen Aleviler olarak devletimize sahip çıkmayı yalnızca bir vatandaşlık görevi değil, aynı zamanda tarihî ve ahlaki bir sorumluluk olarak görüyoruz.
Çünkü devletin gücü adaletinden, milletin gücü birlik ve beraberliğinden doğar.
Anadolu tarihine baktığımızda da Alevi-Bektaşi geleneğinin bu toprakların toplumsal ve kültürel hayatında ne denli önemli bir yere sahip olduğunu görürüz.
Osmanlı Devleti, altı asrı aşan tarihi boyunca güçlü bir devlet teşkilatı, askerî birikim ve zengin bir kültürel miras oluşturmuştur. Bu tarihî birikimin içerisinde Alevi-Bektaşi geleneğinin de önemli izleri vardır.
Hacı Bektaş Veli’nin manevi mirasıyla Yeniçeri Ocağı arasında zamanla kurulan bağ, bu geleneğin Osmanlı askerî ve toplumsal hayatındaki yerini gösterir. Yeniçerilerin tamamının Alevi veya Bektaşi olduğunu söylemek doğru olmasa da Bektaşi geleneğinin ocak üzerindeki manevi etkisi tarihimizin dikkat çekici örneklerindendir.
Bektaşilikte “İkinci Pir” olarak anılan Balım Sultan’ın erkânın kurumsallaşmasındaki rolü ve Bektaşi dervişlerinin Anadolu ile Balkanlar’daki faaliyetleri, bu manevi mirasın geniş bir coğrafyaya taşınmasına katkı sağlamıştır. Bu tarihî çizgi, Millî Mücadele döneminde Hacıbektaş çevresinin verdiği destekle de anlamlı bir süreklilik kazanmıştır.
Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu’da bıraktığı manevi miras, Bektaşi geleneğinin tarih boyunca toplum hayatındaki etkisi ve Millî Mücadele yıllarında Hacıbektaş çevresinden verilen destek, bu topraklarla kurduğumuz bağın tarihî örneklerindendir.
Mustafa Kemal Paşa’nın 22 Aralık 1919’da Hacıbektaş’ı ziyaret ederek Çelebi Cemalettin Efendi ve Salih Niyazi Baba ile görüşmesi de Millî Mücadele tarihimizde önemli bir yer tutmaktadır.
Bu tarihî buluşma, Alevi-Bektaşi çevreleri ile Millî Mücadele arasındaki dayanışmanın sembollerinden biridir.
Dolayısıyla bizim vatan sevgimiz, herhangi bir siyasi dönemin ürünü değildir.
Bizim vatan sevgimiz, tarihimizden, inancımızdan, kültürümüzden ve bu topraklarda verdiğimiz mücadeleden beslenmektedir.
Biz Devletin Alevisi Değil miyiz?
Ancak bugün Alevilik üzerinden yürütülen bazı tartışmaların üzerinde durmak gerekiyor.
Son yıllarda sıkça duyduğumuz bir ifade var:
“Biz devletin Alevisi değiliz!”
Peki, bu sözle tam olarak ne anlatılmak isteniyor?
Eğer kastedilen, Aleviliğin herhangi bir siyasi iktidarın güdümüne girmemesi, inancın siyasi hesaplara alet edilmemesi ve devletin bütün inançlara eşit mesafede durmasıysa, bu düşünce elbette tartışılabilir ve savunulabilir.
Ancak burada çok önemli bir ayrım vardır:
Devlete aidiyet duymak başka, siyasi iktidarlara koşulsuz bağlılık göstermek başkadır.
Devlet, gelip geçici hükümetlerden ibaret değildir. Türkiye Cumhuriyeti, hepimizin ortak çatısıdır.
Bizler Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşlarıyız. Bu devletin kuruluşunda, savunulmasında ve bugünlere ulaşmasında Alevilerin de emeği, mücadelesi ve fedakârlığı vardır.
Bu nedenle açıkça söylüyoruz:
BİZ TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ’NİN ALEVİSİYİZ!
Bunu söylemekten çekinmiyoruz. Bunu her yerde, her zaman gururla ifade ediyoruz.
Çünkü bu söz, herhangi bir siyasi iktidara biat ettiğimiz anlamına gelmez. Bu söz, vatanımıza, devletimize, Cumhuriyetimize ve ortak geleceğimize duyduğumuz aidiyetin ifadesidir.
Bizim devletimiz Türkiye Cumhuriyeti’dir.
Bizim bayrağımız ay yıldızlı al bayraktır.
Bizim ortak geleceğimiz bu vatanın geleceğidir.
Ve biz, inancımızı yaşarken devletimize olan aidiyetimizden, devletimize sahip çıkarken de inancımızdan vazgeçmeyiz.
Bizim Yolumuz Hak-Muhammed-Ali Yoludur!
Öte yandan Aleviliği Hz. Ali’den bağımsız tanımlamaya çalışan yaklaşımlar da bugün tartışmaların merkezindedir.
Elbette herkesin inancını yorumlama ve kendisini tanımlama hakkı vardır. Ancak bizim benimsediğimiz Alevi-Bektaşi yolunda Hz. Ali sevgisi, yalnızca tarihî bir hatıra değil, inancın ve yol öğretisinin temel unsurlarından biridir.
Bizim yolumuz Hak-Muhammed-Ali yoludur!
Hz. Ali’nin adaletini, cesaretini, mücadelesini ve toplumsal sorumluluk anlayışını kendimize rehber edinirken, onun adını bu öğretiden ayrı düşünmemiz mümkün değildir.
Bu nedenle Aleviliğin tarihî ve inançsal köklerinin görmezden gelinmesine itiraz ediyoruz.
Aynı şekilde Alevilerin devletle bağını koparmayı amaçlayan her türlü siyasi anlayışın da karşısında duruyoruz.
Burada sorulması gereken soru şudur:
“Devletin Alevisi değiliz” diyenler, devlet ile siyasi iktidar arasındaki ayrımı mı vurguluyor, yoksa Alevilerin Türkiye Cumhuriyeti’ne duyduğu aidiyeti mi sorguluyor?
Buradan açıkça soruyoruz: “Biz devletin Alevisi değiliz” diyenler, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Alevisi değilseniz, hangi devletin Alevisisiniz?
“Ben hiçbir devletin Alevisi değilim; inancım devletlerden bağımsızdır” demek elbette mümkündür. Ancak bu sözle Türkiye Cumhuriyeti’ne duyulan yurttaşlık aidiyeti reddediliyorsa, bunun da açıkça ifade edilmesi gerekir. Çünkü bir inancın siyasi iktidardan bağımsızlığını savunmak ile yaşadığımız devlete yabancılaşmak aynı şey değildir.
Bizim cevabımız nettir: Biz Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Alevisiyiz. Devletimizi herhangi bir hükümetle özdeşleştirmeden, eşit yurttaşlık hakkımızı savunarak ve inancımızdan ödün vermeden bu aidiyeti gururla taşırız.
Eğer mesele siyasi iktidarlarsa, bunun adı açıkça konulmalıdır.
Eğer mesele inanç özgürlüğüyse, bu hak hepimizin ortak talebidir.
Ancak mesele Alevileri kendi devletine yabancılaştırmaksa, buna karşı çıkmak da bizim en doğal hakkımızdır.
Hiç kimse Alevileri Türkiye Cumhuriyeti ile inançları arasında tercih yapmaya zorlayamaz.
Çünkü bizim için bu ikisi birbirinin karşıtı değildir.
Biz hem Aleviyiz hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin ayrılmaz bir parçasıyız.
Devletimizin eksikliklerini eleştirebilir, yanlış uygulamalara karşı çıkabilir, eşit yurttaşlık ve inanç özgürlüğü taleplerimizi kararlılıkla savunabiliriz.
Bütün bunları yaparken Cumhuriyetimize ve vatanımıza bağlı kalabiliriz.
Nitekim gerçek aidiyet, yanlışlar karşısında susmak değil; ortak geleceğimizin daha adil, daha özgür ve daha güçlü olması için sorumluluk üstlenmektir.
Devletimize sahip çıkmak, onun her uygulamasını koşulsuz kabul etmek değil; devletimizin adaletini, birliğini ve geleceğini korumaktır.
Hz. Ali’nin öğrettiği adalet anlayışı da bizlere bu sorumluluğu hatırlatmaktadır.
İnancımızdan da Devletimizden de Vazgeçmeyiz!
Bugün bizlere düşen görev, Alevi-Bektaşi kültürünü siyasi kamplaşmaların ötesinde korumak, genç kuşaklara aktarmak ve bu kadim öğretinin toplumsal birliğimize sunduğu değerleri yaşatmaktır.
Alevilik kimsenin siyasi tekelinde değildir.
Aleviler de tek bir siyasi görüşe mahkûm edilemez.
Bizim ortak paydamız; inancımız, kültürümüz, insan sevgimiz, adalet arayışımız ve vatanımıza duyduğumuz bağlılıktır.
Unutulmamalıdır ki eline, beline, diline sahip olmak; aynı zamanda özüne, sözüne, yurduna ve kültürüne sahip olmaktır.
Bizler bu topraklarda dün vardık, bugün varız, yarın da var olacağız.
Ne inancımızdan vazgeçeriz ne de vatanımıza duyduğumuz sevgiden.
Ne Hz. Ali’yi yolumuzdan çıkarırız ne de devletimizi ortak geleceğimizden ayırırız.
Ve son sözümüzü bir kez daha, hiçbir tereddüde yer bırakmadan söylüyoruz:
BİZ TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ’NİN ALEVİSİYİZ!
Devletimizin sahibi de yurttaşı da biziz.
İnancımızla onurlu, devletimizle ve Cumhuriyetimizle gururlu, vatanımıza sonsuza kadar bağlıyız.
Çünkü bizim yolumuz Hak-Muhammed-Ali yolu, yurdumuz Türkiye Cumhuriyeti’dir!
Hüseyin Baran Karabulut
On İki İmamlar Alevi Bektaşi Öğreti Derneği Teşkilat Sorumlusu




