🌧️16°C İstanbul İlk Bakış Instagram
DOLAR ▲ 49,76 %0,05
EURO ▲ 55,67 %0,01
STERLİN ▼ 66,42 %0,10
BITCOIN ▼ 80.036 %0,14
GRAM ALTIN ▲ 6.429 %0,22

Büyük Meselelere Küçük(!) Meseleleri Kurban Etmek

5 dk okuma
Paylaş WhatsApp X Facebook Telegram

Milletlerin, devletlerin, her kesimden toplulukların bin bir bela ve musibet ile imtihan edildikleri zor zamanları olmuştur ve olmaya da devam edecektir. Dış veya iç savaşa durumu bu bela ve musibetlerin en yaygın olanlarından. Özelde bölgemiz, genelde dünya kaynıyor. Tarihin hızlandığı, kaosun giderek daha da yoğunlaştığı ve katmanlaştığı süreç elbette ‘olağanüstü’ bir duruma tekabül eder. Devletler, devlet ve hükümet aygıtları ile bu olağanüstü durum karşısında teyakkuz durumuna geçer, olağanüstü tedbir ve çaba içine girerler. Milletler de bu olağanüstü durumu derinden hisseder, hayatın olağan akışı olağanüstü duruma göre yeniden şekillenir.

Burada sorulması gereken temel sorular şunlardır:

  • Olağanüstü durumun bir sınıflaması yapılmış mıdır?
  • Mesele edilecek konular tespit edilmiş midir?
  • Tespit edilmiş meselelerin çözümü sürecinde ortaya çıkan külfet dağılımında toplumsal denge gözetilmekte midir?
  • Olağanüstü durum tedbir ve çare eylemliliğinde ‘adalet’ duygusunun yara almamasına özen gösteriliyor mu?
  • Önemlisi; olağanüstü durum, her bir toplumsal kesime toptan ‘tek bir gerçeklik’ olarak sunulup, toplumsal kesimlerin tepki, itiraz ve taleplerini şeytanlaştırmak için mi kullanılıyor?

Güncel olarak durumumuzu gözden geçirdiğimizde, kapımıza kadar dayanmış hatta kapımızı yıkarcasına yumruklayan savaş tehdidi temel bir gerçek ve olağanüstü durumun gerçek gerekçesidir. Fakat bu olağanüstü durumun üretmiş olduğu büyük meseleler, küçük(!) meseleleri mesele olmaktan çıkarmaktadır. Sıralayalım;

  • Türkiye’de enflasyon ve hayat pahalılığı, tedavüle sokulan sikkenin ayarı ile oynanmasından beridir kadim temel bir problemimiz ve bu problemin, mevcut ya da potansiyel olağanüstü durum ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Bu problemin çözülebilmesi için ilk önce problemi mesele halinde ele almak lazım. Türkiye’de mevcut iktidar dahil hiçbir iktidar, enflasyon ve hayat pahalılığı problemini bir mesele olarak ele almamıştır. Zira enflasyon, sıfır hatta eksi maliyetli bir finansman modelidir. Bu model; sabit gelirli yığınlardan, parası mal ve hizmet akışı ile hareket halinde bulunan kesimlere bir sermaye transferi olarak çalışmaktadır.
  • Gelir dağılımı adaletsizliği Türkiye’nin kadim müzmin sorunlarındandır. Döviz kurları, simit, ekmek, akaryakıt vb. aritmetik hesap densizliği ile örtbas edilmeyecek gelir dağılımı adaletsizliği, ‘sebepsiz zenginleşme’ ahlaksızlığına yapışık kadim ve derin bir problemdir. Güncelde gelir artmış gibi görülmesine rağmen, hayatın olağan akışının her bir kesitinin maliyeti de katlanarak artmaktadır. Hayatımız giderek maliyet merkezli bir hal almaktadır. Bu problemin itiraz halinde seslendirilmesinin, olağanüstü durum bahane edilerek şeytanlaştırılması, giderek olağanüstü durumun gerçek mahiyetini gölgeleyecektir.
  • Bürokratik devlet zihniyetinin baş rolde olduğu ‘devlet millet yabancılaşması’ Türkiye’nin bir türlü çözemediği diğer bir kadim temel problemimizdir. Mevcut iktidar dahil, Türkiye’deki bütün iktidarlar vermiş oldukları ‘bürokratik vesayet ile mücadele’ sözüne rağmen bu sözünü yerine getirmemişlerdir. Zira Türkiye’de iktidar düzeneği, muktedir olabilme süreçlerinde ittifak kurdukları kesimlerin dinamiklerine yaslanmayı tercih etmektedirler. Bürokrasi bu ittifak algoritmasına göre dizayn edilirken geniş yığınlar ihmal edilmektedir. Bu ihmal neticesinde; kendisini devletin sahibi olarak gören bürokratik vesayet zihniyeti, ‘milleti adeta devletin düşmanı’ görme kadim alışkanlığına devam etmektedir. Bürokrasinin milleti bir tehdit unsuru olarak işaretlemesi, devleti, millete karşı koruma refleksi ile birleşince ortaya ‘kanun devleti’ çıkmaktadır. ‘Yasa’ ile bir türlü tanışamayan geniş toplumsal kesimler, kanunun etrafından dolaşma hususunda oldukça maharet(!) kazanmışlardır. Kanun ile yasa arasındaki temel farkı anladığımız zaman çoğu problemimiz mesele haline gelecek ve bu meseleler çözüme kavuşacaktır. Bu fark nedir? Kanun; iktidar düzeneğindeki ittifak bileşenleri ile bürokratik zihniyetin kendi açılarından problemlere yaklaşım çıktılarıdır. Kanun bu bağlamda mutlak mahiyette bir sonuçtur. Yasa; problemin bütün taraflarının temel bir uzlaşı çerçevesinde buluşması ile ortaya çıkan bir çözüm sürecidir. Yasa, mutlak bir sonuç değil, dinamik bir sürece tekabül eder.
  • İktidar/siyaset kurumunun, icranın bürokratik aygıtı ile sürekli çelişki yaşaması bürokratik vesayet zihniyetinin bir ürünüdür. Bu durum bürokratik aygıtın siyasallaşmasından doğan bir çelişkiden ziyade, bürokrasinin kendi organik yapısının bir patolojisidir. İcra kurulu olan bakanların seçilmişlerden teşkil ettiği zamanlarda bakan ve ekibi ile devlet memurlarından oluşan bürokratik aygıt arasındaki çatışma ve çelişkide siyaset tarafı daha baskındı. Zira bakanların bir seçilmiş olarak olarak siyasi hesap verme yükümlülükleri vardı. Güncelde icra, atanmış bakanlardan oluşmakta, siyasi hesap verme yükümlülükleri bulunmamaktadır. Dolaysıyla icra topyekûn bürokratik bir yapıya teslim olmuştur. Bir türlü çözüme kavuşturulamayan problemlerin üstüne sürekli yeni problemlerin eklenmesi, iktidar/siyaset kurumu ile icranın çelişki yaşaması, icranın bürokratikleşmesi neticesinin ürünüdür. Somut örnekler problemin manzarası;
  1. İktidar/Siyaset Kurumunun ‘Aile ve Nüfus Politikaları’ ortada iken ilgili bakanlığın kadın istihdamını ‘tır sürücülüğü’ gibi kadın açısından absürt ve marjinal bir seviyeye taşıması ve benzer konularda ısrar etnes, iktidarın sözü ile icranın eylemi arasında derin bir çelişki oluşturmaktadır.
  2. Rant oluşturma merkezli ‘imar sorununu’ görmezlikten gelen ve gereğini ‘kamu yararı’ bağlamında çözmeye yanaşmayan yerel ve merkezi bürokrasisi, iktidarın kucağına kocaman bir çözümsüzlük bırakmıştır. Tarım ve Orman Bakanlığı ile Çevre ve Şehircilik bakanlığının bürolarda hazırlamış olduğu temel gerçekliklerden uzak kanunları, on milyonları iktidar/siyaset cenahı ile karşı karşıya getirmiştir.
  3. Başı boş köpek sorunu ise can almaya devam ediyor. Yerel ve merkezi iktidar mensubu bakanlık ve belediyeler dahil sivil toplum kuruluşu görünümlü çıkar ağları ile birlikte başta sorunu perdeleyerek sorunu büyütmüş, kamu kaynaklarının köpek barınaklarında heba edilmesi gibi çıldırtıcı bir duruma imza atmışlardır. Hülasa; sokak ile iktidar/siyaset kurumu arasında mesafe gittikçe açılmakta, devlet/millet yabancılaşması yeniden sahne almaktadır.

Bir türlü mesele haline gelememiş ve dolaysıyla çözülememiş daha birçok problemi zikredebiliriz. Bir ülkede uzun yıllardır müzminleşmiş onlarca ana problemin bulunması ve bu problemlerin mesele haline getirilip çözülememiş olması çok garip ve düşündürücü değil mi? Problemlerin bir mesele olarak ele alınması için yükselen sesleri kısmak için sürekli olarak olağanüstü durumdan bahis açmak neticede olağanüstü durumun gerçekliğini zedelemek değil de nedir?

Savunma sanayimizde yaşanan gelişmeler ortak sevinç ve gururumuzdur. Savunma sanayimize aktarılan kamu kaynaklarının her bir kuruşu sonuna kadar helaldir. Fakat icranın eylemlilik halinin sürekli savunma sanayine endeksli bir manipülasyon aracı olarak kullanılması kabulümüz değildir. Kadim ve müzmin problemlerimizi mesele haline getirip çözmemiz gerekiyor. Olağanüstü durumun dinamik hissiyatını, olağanüstü durumu bahane kılarak toplumsal tepki, itiraz ve talepleri bastırmak için bir susturucu olarak kullanılması köreltir. Tarihten bir not aktararak yazımızı bitirelim. Hayatın akışını bir türlü normalleştirmeyen, toplumsal meselelerini çözemeyen bürokratik kanun devleti yapılı Sovyetler Birliği çöktüğünde, Kızıl Meydan’da ultra gelişmiş savaş ve savunma araç ve gereçleri resmi geçit halindeydi.

İLGİLİ HABERLER