☁️14°C İstanbul İlk Bakış Instagram
DOLAR ▲ 49,95 %0,22
EURO ▲ 55,80 %0,60
STERLİN ▲ 66,93 %0,84
BITCOIN ▼ 76.489 %5,26
GRAM ALTIN ▼ 6.246 %2,91

Doğu’nun Aynasındaki Çatlak: Ortadoğu Kendi Hikâyesini Yazarken

3 dk okuma
Paylaş WhatsApp X Facebook Telegram

Modern Ortadoğu’yu anlamaya çalışırken çoğumuz aynı tuzağa düşeriz: Haritayı önümüze serip cetvelle çizilmiş sınırlara bakmak. Oysa bu coğrafya masalarda değil, sarsıcı beş büyük kırılmanın fay hatları üzerinde şekillendi.

Her şey Birinci Dünya Savaşı’nın ardından imparatorlukların tasfiyesiyle başladı. 1948’de İsrail’in kuruluşu ve onu izleyen dört kanlı Arap-İsrail savaşıyla kriz kronikleşti. 1979 yılı ise tam bir dönüm noktasıydı. Bir yanda İran İslam Devrimi, diğer yanda Mısır-İsrail barışı ve Sovyetler’in Afganistan’ı işgali dengeleri altüst etti. Derken 1989’da Soğuk Savaş bitti, hemen peşinden 1991 Körfez Savaşı ile Amerikan hegemonyası bölgeye doğrudan indi. Nihayet 2001’deki 11 Eylül saldırılarıyla birlikte Ortadoğu, meşruiyetini yitirmiş müdahalelerin ve vekâlet savaşlarının açık alanı haline geldi.

Buraya kadar olanı Batılı analistler ezbere anlatır. Fakat asıl hikâye, onların hiç beklemediği bir anda, Tunus’un ücra bir köşesinde patlak veren Arap Baharı ile başladı.

Neden göremediler bu dalgayı? Çünkü Avrupa bölgeye hâlâ Edward Said’in ifşa ettiği o kibirli oryantalist gözlükle bakıyordu. Kendi akıllarını “erkek, muktedir ve kurucu”, Doğu’yu ise “edilgen, pasif, boyun eğmeye hazır ve kadınsı” bir nesne olarak kodlamışlardı.

Ortadoğu halklarının bir kamuoyu oluşturabileceğine, sokakta kendi kaderini tayin etmek isteyeceğine ihtimal bile vermiyorlardı.

İşte bu ezberi “Tahrir modeli” yıktı. Neydi bu model? Başında karizmatik bir liderin ya da katı bir hiyerarşinin olmadığı; gücünü meydanların sivil kitlelerce doldurulmasından ve sosyal medyanın yatay ağlarından alan yepyeni bir direniş biçimi. Batı’nın hantal analitik mekanizmaları, sosyal medyanın çarpan etkisiyle sokağa dökülen bu dip dalgayı okumakta tamamen çaresiz kaldı.

Üstelik Batı’nın körlüğü bununla da sınırlı değildi. Kendi tarihlerindeki Katolik, Protestan ve Ortodoks kavgalarının felsefi ve teolojik derinliğini aldılar, Ortadoğu’daki Sünni-Şii ayrışmasına kopyalamaya kalktılar. Oysa bu topraklardaki mezhep gerilimi soyut bir din tartışması değil, kökleri Hz. Ali ile Muaviye arasındaki hilafet mücadelesine uzanan, baştan aşağı bir iktidar ve siyaset savaşıdır.

Beş yüz yıllık oturmuş kurumlarıyla akıl yürüten bir Avrupalı; aşiretlerin, milis güçlerin ve vekâlet ağlarının iç içe geçtiği yüz yıllık kırılgan devletleri nasıl anlayabilir? Nitekim Suriye’deki yangını da basit bir iç savaş sandılar oysa karşılarında küresel güçlerin sahaya sürdüğü acımasız bir vekâlet savaşı vardı.

İşin en çarpıcı paradoksu ise sonrasında yaşandı. Arap Baharı’nın yarattığı boşluktan çıkan radikal gruplar ve iktidara heveslenen İslami hareketler, şeriat vaatleriyle geldiler ama koltuğa oturdukları gün ilk işleri neoliberal ekonomi politikalarına sarılmak oldu. Çünkü iflas etmiş bir maliye ve batmış bir ekonomiyle başka türlü ayakta kalamazlardı. Günün sonunda bu radikal savrulmalar ve yönetim başarısızlıkları, bölge halklarında ideolojik bir yorgunluk yarattı ve beklenmedik bir şekilde Ortadoğu’yu hızla pragmatik bir sekülerleşmeye doğru itti. Artık coğrafya retorikten yoruldu, somut istikrar ve refah arıyor.

Peki, bu geri döndürülemez dönüşümün ortasında kuralı kim koyacak?

Ortadoğu’da kalıcı olmak, bin yıllık bir devlet aklına sahip olmayı gerektirir. Masadaki dört aktör belliydi: Türkiye, Mısır, İran ve Suudi Arabistan. Ancak son gelişmeler terazinin kefelerini altüst etti. 7 Ekim süreciyle başlayan dalga, ardından Suriye’de Esad rejiminin devrilmesi ve Şam’da kurulan yeni yönetimle birlikte İran’ın on yıllardır ördüğü nüfuz hattını yerle bir etti. Tahran, Şam’da kaybetti, Lübnan’da yoruldu, Irak’taki etkisini yitirdi. Mısır ise ağır ekonomik krizler ve borç sarmalı içinde kendi içine çekilmiş durumda.

Meydan artık sadece retorik üretenlerin değil, sahada askeri kabiliyetiyle var olan, vekâlet savaşlarını göğüsleyebilen ve aynı anda diplomasi masasını kurabilen kurucu aktörlerin. Suriye’den Libya’ya, Doğu Akdeniz’den Kafkaslara uzanan geniş hatta Türkiye’nin dahil olmadığı hiçbir denklemin yaşama şansı yok.

Ortadoğu, oryantalist masalların ve dışarıdan biçilen gömleklerin parçalandığı bir kavşakta. Bu yeni dönemin ağırlık merkezi ise artık çok net bir şekilde Ankara’yı işaret ediyor.

İLGİLİ HABERLER