enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhp
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Diyetisyen Diyerek Geçme…

04.10.2026
A+
A-

Diyetisyen denince aklımıza ne gelir? Çoğumuzda aynı birkaç görüntü belirir: tartı, liste, “şunu yeme” cümlesi, hastane koridoru. Kilo vermek isteyen biri ya da önüne yasaklar yazılmış bir hasta. Dürüst olalım, ilk çağrışım çoğunlukla bu.

Bu çağrışım yanlış değil, eksik. Asıl soru da burada başlıyor! Bir mesleği neden bu kadar dar bir kapıdan görmeye alıştık? Belki bu, yalnızca diyetisyenlik hakkında değil, beslenmeye bakışımız hakkında da bir şey söylüyor.

Sıradan bir güne bakalım. Sabah uyandığınızda zihniniz ne kadar açık? Kahvaltıyı çayla geçiştiren, öğle arasında masadan zor kalkan biri, öğleden sonra dikkatinin dağıldığını fark ettiğinde bunu yalnızca iş yüküne mi bağlar? Belki o gün düzensiz yenen öğünlerin, az içilen suyun da payı vardır. Akşam eve yorgun dönüldüğünde sofraya oturmak yerine ayakta bir şeyler atıştırmak da aynı zincirin halkası olabilir.

Bunların hiçbiri yalnızca yemekle ilgili değil. Uyku, stres, hareket, ekonomik şartlar, aile düzeni… hepsi işin içinde. Beslenme hayatın tamamı değildir ama hayatın tamamından ayrı da değildir. Zor olan bu ikisini aynı anda akılda tutabilmek.

İnsan bedeni açlığını, yorgunluğunu, uykusuzluğunu bildirir. Biz ise bu dili çoğu zaman dışarıdan gelen sayılara çevirmeye alıştık, kilo, ölçü, beden. Bilimsel ölçüm değerlidir, tartı da tahliller de işe yarayan araçlardır. Ama insan ölçümden ibaret değildir. Sayı, bedeni anlamanın bir parçası olmaktan çıkıp onun yerine geçtiğinde kişi kendi bedeninin söylediğini dinlemeyi bırakabilir. Kendi biyolojisi üzerindeki doğal söz hakkı da yavaş yavaş dışarıdan yönetilen bir vesayete dönüşebilir.

Diyetisyenin işi insanın yerine karar vermek değil, kişinin kendi bedenini, öğünlerini ve gün düzenini daha bilinçli okumasına yardım etmektir. Çünkü iyi bir plan kâğıt üzerinde doğru olmakla kesinlikle bitmez o insanın gerçek hayatına sığmak zorundadır.

Buna “sosyal anatomi” diyelim: Yemek yiyen insan yalnız değildir. Yanında ailesi, iş arkadaşları, kültürü, cebindeki para, elindeki zaman vardır. Aynı sofrada kendi alışkanlığını da, çocuğunun tabağını da, ailesinden kalan bir geleneği de taşır. Beslenmeyi yalnızca biyokimya olarak kurarsak gıdanın bu çevredeki yerini hesaba katmamış oluruz. İnsan tabağındakini tek başına seçmez.

Kamu çalışanını düşünün. Öğle arası kısıtlı, mesai uzun, masa başında geçen saat çok. Öğün atlanıyor, gün çayla kahveyle götürülüyor; vardiyada yemek saati işin boşluğuna kalıyor. Kurumun yemek imkânı da herkesin ritmine uymuyor. İş çıkışı yorgunluk, eve taşınan stres de cabası. Bunların her biri tek başına küçük. Ama aynı kurumda, yıllarca, yüzlerce kişide tekrar eden küçük şeyler birikir. Bunun karşılığını rakamla söylemeye kalkmak dürüst olmaz. Hakeza görmezden gelmekte. Kamu hizmetini sonuçta kurumların tabelaları değil, içindeki insanlar yürütür. Bir çalışanın ne yediği yalnızca kendi özel meselesi midir, yoksa çalışma hayatında insanı nasıl ele aldığımızla da ilgili midir?

Çünkü mesele yalnızca devlet kurumlarıyla sınırlı değil, hepimizin ortak yaşam alanına uzanıyor. Bir insanın günlük düzenindeki bozulma da çoğu zaman yalnızca kendisinde kalmıyor, eve, işe ve çevresine yansıyor.

Üstelik bu yalnızca masa başındaki memurun hikâyesi değil. Sahadaki çalışan, ders boyunca ayakta kalan öğretmen, nöbetten nöbete koşan sağlık çalışanı, toplantıdan toplantıya giden yönetici… Herkes kendi ritminde beslenir ya da beslenemez. Hepsinin ihtiyacı başka. O hâlde “hastanede kaç diyetisyen var?” sorusu tek başına yetmez. Şunu da sormalıyız: Diyetisyen, insan hayatının hangi aşamasında, hangi alanlarında devreye girmeli?

Hekimin tedavideki yeri ayrı, diyetisyenin beslenme alanındaki uzmanlığı ayrı ikisi birbirinin alternatifi değil, birbirini tamamlayan iki ayrı uzmanlık alanı. Ama beslenmeyi yalnızca hastalık ortaya çıktıktan sonra verilen birkaç tavsiyeye indirgersek, işin erken kısmı, insanın düzenini kurduğu kısım sahipsiz kalır. Çocuğun ilk sofrası, gencin üniversite yılları, çalışanın mesaisi, yaşlının değişen iştahı… Bunların hiçbirinin konuşulması için başında bir hastalık adı olması gerekmiyor.

İnsan hayatını planlar. İbadetini vaktinde yapmaya, işini sıraya koymaya, uykusunu düzene sokmaya çalışır. Ne zaman, ne kadar, hangi şartlarda yediği de bu düzenin dışında kalmamalı. Beden bir emanetse, onu taşıyan insan ihtiyacını hesaba katmak zorundadır. Burada aranan şey hayatı bir cetvele çevirmek değil, ölçüdür! Ne israf, ne ihmal.

Bütün bunların sonunda yine tek tek insanlar var. Diyetisyen onların yerine yaşamayacak, yerine seçmeyecek, olsa olsa kendi düzenini daha iyi görmelerine eşlik edecek. Bu da her şeyi çözmez. Beslenme tek belirleyici değil, diyetisyen de her kapıyı açan kişi değil.

Ama bir insanın hayatını düzenlemek yalnızca takvimini, mesaisini, görevlerini düzenlemek değildir. O hayatı taşıyan bedeni de hesaba katmaktır. Biz bunu çoğu zaman en son, bir şey ters gittiğinde hatırlıyoruz.

Belki asıl mesele diyetisyenin ne kadar önemli olduğu değil, insanı ve beslenmesini ne kadar dar bir çerçevede düşündüğümüzdür. Bundan mütevellit diyetisyen kelimesi duyulduğunda geçilmemelidir Çünkü diyetisyen dediğimiz yerde yalnızca tartı ve liste değil, insan hayatının idamesindeki yapı taşlarının arasında adeta kilit taşı görevi gören, beslenmeyi dizayn edip yaşam ile entegre eden profesyonel bir meslektir.