Ukrayna savaşı bize modern savaşın en önemli gerçeklerinden birini açık biçimde gösterdi. Artık pahalı olan her zaman güçlü, ucuz olanda her zaman etkisiz değil. Birkaç yüz veya birkaç bin dolarlık bir FPV dronu, milyonlarca dolar değerindeki tankı, zırhlı aracı, radar sistemini veya mühimmat deposunu etkisiz hâle getirebiliyor. Bu durum yalnızca savaş alanındaki taktikleri değiştirmedi. Savunma sanayisinin ekonomik mantığını da değiştirdi.
Bugün artık mesele sadece İHA ve SİHA üretmek değildir. Asıl yeni rekabet alanlarından biri, İHA’ları durdurabilecek sistemlerin mümkün olduğunca hızlı, güvenilir ve düşük maliyetli şekilde geliştirilmesidir.
Çin’in son yıllardaki hamlelerine de biraz bu gözle bakmak gerekiyor. Çin, İHA tehdidine karşı üç farklı sistemi birlikte kullanmaya dayanan bir savunma anlayışı geliştiriyor. Klasik top ve mühimmat sistemleri, lazer silahları ve yüksek güçlü mikrodalga sistemleri aynı savunma zincirinin parçaları hâline getiriliyor. Mantık aslında oldukça basit. Her drona pahalı bir füze atamazsınız. Çünkü karşı taraf size birkaç yüz dolarlık veya birkaç bin dolarlık bir araç gönderirken, siz yüz binlerce dolarlık mühimmat tüketiyorsanız, hedefi vurmuş olsanız bile ekonomik savaşı kaybedebilirsiniz. Bu yüzden geleceğin hava savunmasında sadece “vurmak” değil, “ne kadara vurduğunuz” da önemli olacaktır. Çin’in dikkat çeken tarafı tam olarak burada ortaya çıkıyor. Bir tarafta lazer, mikrodalga, radar ve elektronik harp gibi yüksek teknoloji sistemleri geliştirirken diğer tarafta birkaç bin dolarlık düşük maliyetli önleyici araçlar üretmeye çalışıyor. Yani yalnızca teknolojik üstünlük değil, maliyet üstünlüğü de hedefleniyor.
Türkiye açısından asıl üzerinde durulması gereken konu, maliyet üstünlüğüdür. Türkiye bugün Bayraktar TB2, AKINCI, ANKA, AKSUNGUR ve KIZILELMA gibi sistemlerle dünyada İHA ve SİHA teknolojisini en yakından takip eden ülkelerden biri konumunda yer almaktadır. Fakat önümüzdeki dönemin rekabeti yalnızca “kim daha iyi dron üretiyor?” sorusuyla şekillenmeyecek. İkinci soru en az bunun kadar önemli olacaktır:
‘Kim karşı tarafın dronlarını daha ucuz ve daha hızlı durdurabiliyor?’ Çünkü savaş alanlarında İHA sayısı arttıkça hava savunmasının ekonomik yükü de büyüyecektir. Bir hava savunma füzesinin yüz binlerce hatta milyonlarca dolara mal olduğu bir ortamda, binlerce düşük maliyetli drona karşı yalnızca klasik füze sistemleriyle savunma yapmak sürdürülebilir değildir. Türkiye’nin bu nedenle katmanlı bir İHA savunma mimarisini daha da geliştirmesi gerekiyor. Radarlar, elektro-optik sistemler, elektronik harp cihazları, karıştırıcılar, lazer sistemleri, yakın hava savunma silahları ve düşük maliyetli önleyici dronlar aynı ağ içerisinde çalışmalıdır. Burada ASELSAN, ROKETSAN, HAVELSAN, TÜBİTAK SAGE, BAYKAR ve diğer savunma sanayisi kuruluşlarının geliştirdiği teknolojilerin ortak bir mimari içerisinde değerlendirilmesi önem taşımaktadır. Ancak konu yalnızca büyük savunma şirketleriyle de sınırlı tutulmamalıdır.
Çin’in avantajlarından biri, çok geniş bir elektronik ve üretim ekosistemine sahip olmasıdır. Motor, kamera, sensör, batarya, haberleşme modülü, uçuş kontrol sistemi ve yazılım gibi parçaların büyük bölümü aynı sanayi altyapısından beslenmektedir. Türkiye’nin de benzer şekilde savunma sanayisiyle sivil teknoloji üretimini birbirine yaklaştırması gerekiyor. Konya’daki, Ankara’daki, İstanbul’daki, Bursa’daki veya Anadolu’nun herhangi bir şehrindeki küçük bir teknoloji şirketinin geliştirdiği sensör, kamera, yazılım veya motor çözümü, yarın savunma sanayisinin kritik bir bileşeni olabilir. Bu nedenle mesele sadece silah üretmek değil, *üretim ekosistemi kurmaktır.*
Saldırı ile Savunma Birbirinden Ayrı Düşünülmemeli
Dron sürülerini geliştiren bir ülke aynı zamanda dron sürülerinin zayıf noktalarını da öğrenir. Haberleşmenin nasıl kesileceğini, GPS sistemlerinin nasıl karıştırılabileceğini, otonom algoritmaların nasıl yanıltılabileceğini daha iyi analiz eder. Başka bir ifadeyle İHA teknolojisini geliştirmek aynı zamanda İHA savunmasını geliştirmek anlamına gelir.
Türkiye’nin mevcut tecrübesi burada önemli bir avantajdır. Fakat artık bir sonraki aşamaya geçmek gerekiyor. Türkiye yalnızca İHA üreten ülkeler arasında değil, İHA tehdidine karşı savunma doktrini geliştiren ülkeler arasında da ön sıralarda yer almalıdır. Çünkü geleceğin savaşlarında asıl yarış tek bir gelişmiş silah sistemine sahip olmak üzerinden yürümeyecek. Asıl yarış; hızlı üretim, düşük maliyet, elektronik harp, yapay zekâ, sensör ağı ve mühimmat ekonomisini aynı sistem içerisinde yönetebilme kabiliyeti üzerinden şekillenecek.
Ukrayna sahası bunun ilk büyük laboratuvarı oldu. Çin bu dönüşümü kendi üretim gücü üzerinden okumaya çalışıyor. Türkiye’nin yapması gereken ise kendi savunma sanayisi tecrübesini Anadolu’nun üretim kapasitesiyle birleştirerek özgün bir model ortaya koymaktır. Çünkü önümüzdeki dönemde savaşın en önemli sorularından biri şu olacaktır:
Bir dronu vurabiliyor musunuz değil, onu hangi maliyetle vurabiliyorsunuz?
Savunma ekonomisinin yeni denklemi tam olarak burada başlıyor.