☁️15°C İstanbul İlk Bakış Instagram
DOLAR ▲ 49,95 %0,22
EURO ▲ 55,80 %0,60
STERLİN ▲ 66,93 %0,84
BITCOIN ▲ 77.809 %0,79
GRAM ALTIN ▲ 6.256 %0,08

“BEN YAPMAK ZORUNDA DEĞİLİM”

15 dk okuma
Paylaş WhatsApp X Facebook Telegram

Evliliği Çürüten En Tehlikeli Söz

Bakın etrafınıza.

Televizyon ekranlarına bakın. Sosyal medya videolarına bakın.

Kafelerde, parklarda, aile toplantılarında yan masadan yükselen seslere bakın.

Aynı cümle çınlıyor: “Ben yapmak zorunda değilim!”

Ya da bir başka varyasyonu: “Bu benim görevim değil!”

Kadın da söylüyor bunu, erkek de.

Biri mutfaktan kaçmak için söylüyor, diğeri yuvaya emek vermekten tüymek için.

Biri mezhep fıkhının arkasına saklanıyor, diğeri modern “özgürlük” sloganlarının altına.

Sözde herkes haklı! Sözde herkes kendi özgürlüğünün peşinde! Sözde herkes dindar, sözde herkes çok modern!

Oysa gerçek ne biliyor musunuz?

Bu cümle, bu iki kelimelik zehirli söylem; Kur’an’ın inşa ettiği evlilik ahlakını kökünden dinamitleyen bir insanlık iflasıdır.

Çünkü Kur’an’da evlilik, bir “hak kapışması” değildir. Kur’an’da evlilik, “Haklarımı cebime koyarım, sorumluluklarımı çöpe atarım” tüccarlığı hiç değildir.

Misak Ne Demektir Biliyor musunuz?

Kur’an evliliğe “Mîsâkan galîzā” der. Nisâ, suresi 21.ayette geçer.

“Mîsâkan galîzā” (Nisâ, 4:21). Yani, ağır bir sözleşme. Ciddi bir teminat. Sorumluluk doğuran, vicdan yükleyen, adalet isteyen ilahi bir ahitleşme!

Misak olan yerde keyfilik olmaz. Misak olan yerde “Canım istemiyor”, “keyfime bakarım” dili konuşmaz. Misak olan yerde biri yorgunluktan kıvranırken diğerinin vicdanı horul horul uyuyamaz.

Gelin, bir anlığına o eve girelim.

Dışarıda hayat mücadelesi vermiş, akşama kadar ter dökmüş bir erkek kapıyı açıyor. Karnı aç, bedeni yorgun, sığınacak bir huzur arıyor.

Mutfakta boş bir tencere. Soru soruyor: “Yemek yok mu?”

Cevap hazır: “Ben yapmak zorunda değilim! Bu benim görevim değil!”

Ne olur o an?

O ev, yuva olmaktan çıkar; anında bir savaş alanına döner! Sevgi erir gider. Şefkat, yerini kine ve öfkeye bırakır. Tartışmalar başlar, sesler desibel desibel yükselir, kapılar çarpar.

İlerisi ne mi? Adliye koridorları. Dağılmış yuvalar. Gözü yaşlı çocuklar.

Peki, bu kirli oyunda kim kazandı? Hiç kimse! Sadece o lanet olası ego zafer çığlığı atar!

Ya Erkekler?

Durun bakalım… Bu hastalık sadece kadınlara mı özgü? Hayır!

“Ben dışarıda çalışıyorum, eve para getiriyorum, gerisi beni ilgilendirmez” diyen kocalar… Eşini evin bedava hizmetçisi, ücretsiz kölesi gibi gören adamlar…

Siz de adaleti katlediyorsunuz!

Kur’an ne diyor? “Aranızda sevgi (meveddet) ve merhamet (rahmet) var etti.” (Rûm, 30:21).

Sevgi, boş lafla beslenir mi? Sevgi, akşam koltuğa kurulup kumanda sallamakla korunur mu?

Hayır! Sevgi eylemle beslenir!

Hz. Peygamber ne yapıyordu evinde? Hz. Âişe anlatıyor: Peygamber evinde kendi koyununu sağardı. Kendi elbisesini yamardı. Yerleri süpürür, ailesinin hizmetinde koştururdu. O bir Peygamber iken sorumluluktan kaçmadı! Siz kim oluyorsunuz da dışarıda aslan kesilip evde tembel bir kediye dönüşüyorsunuz?

Adalet Mahkemede Değil, Mutfağın Ortasında Aranır

İşte kilit kelime bu: Adalet!

Erkek de diyor ki: “Ben evin geçimini sağlıyorum, gerisi beni ilgilendirmez.”

Kadın da diyor ki: “Ev işleri benim görevim değil, canım isterse yaparım, canım istemezse yapmam.”

İkisi de yanılıyor. Çünkü Kur’an, evliliği “hak mücadelesi” olarak değil, emanet ve dayanışma olarak kurar: “Kadınların da, erkekler üzerinde ma‘rûf üzere hakları vardır.” (Bakara, 2:228).

Hak tek başına var olmaz; sorumlulukla birlikte vardır. Dolayısıyla kadının “dinen yapmak zorunda değilim” diyerek ev içi düzeni çökertmesi veya erkeğin “ben sadece paraya bakarım” demesi Kur’an’ın bütüncül ruhuna ve ma’rûf ilkesine aykırıdır (Nisâ, 4:19).

Kur’an başka ne der?: “Kimseye gücünün üstünde yükümlülük yüklenmez.” (Bakara, 2:233).

Bu sadece bir nafaka kuralı değildir; bu bir hayat felsefesidir! Kadın da dışarıda çalışıyorsa, akşam yemek omuz omuza pişer. Bulaşık nöbetleşe yıkanır. Hafta sonu temizlik birlikte yapılır.

Peki kadın evdeyse? Erkek dışarıda hayat mücadelesi veriyorsa, kadın evi bir kale yapar. Ev içi huzuru ve düzeni sağlamak adaletin gereğidir. Tersi zulümdür! “Dinen yapmak zorunda değilim” diyerek yan gelip yatmak? Bu dini kendi konforuna alet etmektir. Bu Kur’an’ı çarpıtmaktır!

Bakın, Kur’an Evliliğe Nasıl Bakıyor…

Bireysel özgürlüklerin çarpıştığı, heveslerin yarıştığı, egoların kapıştığı bir arena olarak bakmıyor. Karşılıklı dayanışmanın, omuz omuza vermenin, birbirine sığınmanın adı olarak bakıyor.

Rum Suresi 21. ayet açık net: “Kendileriyle huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.”

Ayetin kalbinde iki kelime duruyor: Sevgi ve merhamet. Yani meveddet ve rahmet.

Sorarım size, sevgi ve merhamet kuru lafla yaşar mı? Boş vaatle, süslü sloganla beslenir mi? Beslenmez! Sevgi ve merhamet ancak ve ancak sorumlulukla yaşar. Bir tarafın sorumsuzlaştığı yerde sevgi de kurur, merhamet de kanar!

Çalışmak mı? Kur’an çalışmayı genel bir sorumluluk kabul eder. Nisa Suresi 32. ayette ne buyuruyor? “Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır; kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allah’tan lütfunu isteyin.”

Yani? Kazanç da meşrudur, çalışmak da… Hem erkeğe hem kadına eşittir. Ama ev içi dağılımda adalet şarttır! Eğer kadın dışarıda çalışmıyorsa, ev işlerini sırtlama sorumluluğu doğal olarak alır. Çünkü Kur’an tembelliği de kınar, yan gelip yatmayı da, sorumsuzluğu da…

Sorumsuzluk nedir biliyor musunuz? Kur’an dilinde karşılığı “fücur” dur. Günahkârlıktır. Buna karşılık ne emredilir? “Salihat” emredilir, yani iyi işler. “Birr” emredilir, yani katıksız iyilik. Bakara 177. ayette iyilik; sadece şekilsel ibadet değil, aynı zamanda yakınlara, eşe dosta uzanan yardım eli olarak da tanımlanır.

Şimdi kalkıp modern sloganlarla “Yapmak zorunda değilsin!” demek… Bu ilahi emirlere açıkça savaş açmaktır! Yuvanın temeline dinamit koymaktır. Sevgi ve merhameti katletmektir.

Bakın Nisa Suresi 19. ayete: “Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmadıysanız, olabilir ki siz bir şeyden hoşlanmazsınız da Allah onda pek çok hayır yaratmış olur.” Ayet açık: Hoşnutsuzluk anında bile sorumluluktan kaçamazsın!

Kur’an ev içi rolleri cinsiyetçi, sığ kalıplara dökmez. Bulaşığı kim yıkayacak, yemeği kim pişirecek diye tek tek liste çıkarmaz. Kur’an, evliliği şirket tüzüğü gibi görev maddeleriyle değil, “emanet”, “velayet”, “adalet”, “ma’rûf”, “birr”, “takva”, “salihat”, “ihsan”, “fadl”, “isâr”, “meşveret”, “sevgi” ve “merhamet” ilkeleriyle kurar. Bu ilkeleri çiğneyen evliliğini ve aileyi yıkıma uğratır.

Kadın ya da erkek… Dışarıda çalışsın ya da çalışmasın… Evin huzuru için görev ve sorumluluk bilinci şarttır. Takva budur, salihat budur. Yine Nisa 19: “Onlarla ma’rûf üzere yaşayın.” der.

Nedir ma’rûf? Makuldür. Hakkaniyetlidir. Ortak hayatı tıkır tıkır yürütendir. Kimseye zarar üretmeyendir.

Ma’rûf şudur: Adam bütün gün dışarıda pestili çıkana kadar çalışacak, yorgun argın eve dönecek, kadın ise “Bu benim görevim değil” deyip parmağını kıpırdatmayacak… Bu ev, bu aile ma’rûf, adalet, takva üzere kalır mı? Kalmaz. O evde huzur kalır mı? Kalmaz.

Ya da tam tersi: Kadın hem dışarıda çalışıp ekmek kazanacak hem de eve gelip bütün temizliği, yemeği, bulaşığı tek başına sırtlayacak, adam da ayaklarını uzatıp bunu “normal” sayacak… Bu yaklaşım takvaya uygun mudur, hakkaniyetli midir,? Hayır! Ma’rûf mudur? Değildir!

Kur’an zulmü iki cins için de reddeder! Bakara 233 çok nettir: “Kimseye gücünün yettiğinden fazlası yüklenmez.” Dönün bakın Kur’an’ın kavram haritasına… Sorumsuzluğu mahkûm eden o devasa çerçeveye bakın:

Mîsâk-ı Galîz (Nisâ 4/21): Evlilik basit bir menfaat ilişkisi değildir. Allah adına verilen ağır bir sözdür, ciddi bir sözleşmedir. “Mîsâk-ı Galiz”in olduğu yerde “Canım istemiyor”, “Benim görevim değil” , “dinen yapmak zorunda değilim” ciddiyetsizliğine yer yoktur!

Kavvâm ve Kanitât (Nisâ 4/34): Erkek evin koruyucusu, kollayıcısı ve harcamalarından sorumlu (kavvâm) kılınırken; saliha kadınlar da Allah’ın koyduğu sınırlara itaat eden, yoklukta ve varlıkta yuvanın mahremiyetini ve düzenini koruyan (kanitât / hâfızât) olarak tanımlanır. Buradaki itaat erkeğin şahsına değil; Allah’ın emirlerine itaattir. Peki aile ortamında bile Allah neleri emrediyor bir bakalım?: “Emanet”, “velayet”, “adalet”, “ma’rûf”, “birr”, “takva”, “salihat”, “ihsan”, “fadl”, “isâr”, “meşveret”, “sevgi” ve “merhamet”. Aile içinde, evlilik hayatında bu ilkeleri, emirleri çiğneyen evliliğini ve aileyi yıkıma uğratır. Yuvanın düzenini korumak, kadının saliha olma vasfının ta kendisidir!

Fücur ve Hevâ (Şems 91/8, Furkân 25/43): Sorumluluktan kaçıp “Ben canım isterse yaparım” demek, nefsin keyfi arzularına (hevâ) köle olmaktır. Aileyi heveslere göre yönetmek, yozlaşmaya (fücur) kapı açmaktır.

Emanet (Nisâ 4/58, Ahzâb 33/72): Eşler de kurulan yuva da Allah’ın emanetidir. Emanete riayet etmek farzdır. “Zorunda değilim” demek emanete hıyanettir!

Akitlere Sadakat (Mâide 5/1): “Ey iman edenler! Akitlerin gereğini yerine getirin.” O nikâha imza atan biri, aile içi dayanışmayı da omuzlamayı taahhüt etmiş demektir!

Ve hepsinin tepesindeki o muazzam ilke: Tevbe 71’deki Karşılıklı Velayet!

“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velileridir (dostları, destekçileri, koruyucularıdır). İyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar…”

Ayet ne yapıyor biliyor musunuz? Eşler arasındaki ilişkiyi hiyerarşik bir tahakküm ya da çatışmacı bir hak kavgası olmaktan çıkarıyor. Ortak bir velayet, yani tam bir dayanışma ortaklığına dönüştürüyor.

Birbirinin velisi olmak ne demektir?

Yük almaktır! Birbirine veli olan iki insandan biri, “Bu senin işin, beni ilgilendirmez” diyip kenara çekilemez. Erkek dışarıda rızık peşinde koşup yıpranırken (Necm 53/39), kadının “yapmak zorunda değilim” deyip evdeki huzuru sabote etmesi… Ya da kadının hem işte çalışıp hem evin tüm yükünü altında ezilmesine erkeğin seyirci kalması… “Veli” olma hukukuyla bağdaşır mı? Asla!

Dedik ya, Rûm 21’deki o meveddet ve rahmet iklimi… Merhametin ve velayet bilincinin olduğu bir yuvada keyfi mazeretlerle sorumluluktan kaçılamaz. Kaçarsanız, o sevgi de ölür, o merhamet de!

Gücün üstünde yük yüklememek… İşte adalet budur. Kadın evde ise, evin düzenini ve huzurunu sağlamak adaletin gereğidir. İki taraf da çalışıyorsa, o ev işleri de nöbetleşe, omuz omuza sırtlanacaktır.

Karşılıklı hak ve sorumluluk dengesi… Bakara 228 açıkça söyler: “Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde ma’rûf hakları vardır.” Haklar sorumluluktan bağımsız olamaz. Erkekten nafaka, koruma, sevgi ve merhamet bekleyen bir kadının; erkeğin bu emeği karşısında evdeki sorumlulukları reddetmesi Kur’anî adalet dengesini kökten bozar. Erkeğin bakmakla yükümlü olduğu evde, kadının ev içi huzuru sağlama sorumluluğunu yok saymak adalete sığmaz!

Birbirinin velisi ve destekçisi olan iki insandan birinin evde hayatı kolaylaştıracak hiçbir yükü almayıp “Benim hukuki görevim değil” demesi, Tevbe 71 ile doğrudan çelişir. Fıkhın kadını ve erkeği birbirine destek olan iki “veli” gibi değil de, sınırlı haklar üzerinden pazarlık eden iki “müteahhit” gibi kurgulaması Kur’ani meşruiyetten yoksundur!

İki ilahi ilke daha koyalım masaya:

1. Kul Hakkı ve Zulmün Engellenmesi: İsrâ 17/15: “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.” Bakara 2/233: “Kimseye gücünün yettiğinden fazlası yüklenmez.” Erkek sabah akşam aile geçimi için çırpınacak, yıpranacak… Kadın ise evde hiçbir sorumluluk almayıp yorgun gelen eşinin önüne bir kap yemek koymaktan kaçınacak… Erkeğin üzerine gücünün üstünde yük yüklemektir bu! Açık bir zulümdür, kul hakkı ihlalidir!

2. İhsan ve Fadl (Lütuf) İlkesi: Bakara 2/237: “Aranızdaki lütfu/iyiliği (fadlı) unutmayın.” Nahl 16/90: “Allah şüphesiz adaleti, ihsanı emreder…” Kur’an evliliği sadece adaletle değil, ihsanla, yani gönülden gelen cömertlikle yürütmeyi emreder. “Benim resmi görevim değil” deyip hesabi davranmak, evdeki ihsan iklimini kurutur. İlişkiyi soğuk bir tüccar pazarlığına hapseder.

Netice mi? Sorumsuzluk söylemini çürüten üç sarsıcı hakikat çıkar ortaya:

Evlilik Hak Yarışı Değil, Hayat Ortaklığıdır: Sadece hak talep edip sorumluluktan kaçmak, aileyi güç savaşı alanına çevirir. Kur’an evliliği savaş değil, sükûnet kaynağı (sekine) olarak kurar (Rûm 30/21).

Ahlaki Sorumluluk Fıkhi Fetvayla Yok Sayılamaz: Fıkhın “kadın ev işini yapmaya mahkeme zoruyla zorlanamaz” şeklindeki teknik kuralı, o işin vicdanen ve ahlaken yapılmaması gerektiği anlamına gelmez. Fıkıh mahkemenin sınırını çizer, Kur’an ise vicdanın ve evdeki huzurun ahlakını inşa eder! Hukuki boşluğu sorumsuzluğa kılıf yapmak dinin ruhunu tahrif etmektir.

Kadının Değerini Düşüren Çelişki: “Ben yapmak zorunda değilim” diyen anlayış, kadına değer verdiğini iddia ederken aksine kadını evde hiçbir üretim yapmayan, sorumluluk taşıyamayacak kadar zayıf ve edilgen bir konuma düşürür. Saygın kadın; sorumluluk sahibi, adil, vicdanlı ve hayatın yükünü omuzlayan kadındır!

Ve gelin, şu dört dev kavramın semantiğine bakın… “Ben yapmak zorunda değilim” dilinin sığlığını kalbinden vuran o dört kavrama:

1. İsâr (Diğerkâmlık): Kendi ihtiyacın veya hakkın varken eşini kendine tercih etmektir, onun yükünü hafifletmektir (Haşr 59/9). “Zorunlu muyum?” pazarlığını bitirir, “Eşim yıpranmasın” adanmışlığını başlatır. Bireysel bencilliği yıkar, “Senin yorgunluğun benim yükümdür” der.

2. Birr (Erdemin Zirvesi): Sadece şekilsel kurala uymak değil, gönülden taşan derin iyiliktir (Âl-i İmrân 3/92, Bakara 177). Yasal “zorunlu değilim” sınırına sığınmayı reddeder. “Sana iyilik etmek benim ahiret yatırımımdır” der. Sevgiyi, zamanı ve emeği cömertçe paylaşmaktır.

3. Ma’rûf (Makul ve Hakkaniyetli Olan): Kamu vicdanının, aklın ve dinin onayladığı hakkaniyettir (Nisâ 4/19, Bakara 2/228). Bir taraf dışarıda veya evde pestili çıkana kadar çalışırken, diğer tarafın “benim işim değil” demesi ma’rûf değildir; açıkça münkerdir! Vicdana çağırır, “Bu yapılan haksızlıktır” der.

4. Takva (Sorumluluk Bilinci): Sakınmaktır, korumaktır (Bakara 2/231, Nisâ 4/129). “Ben ne kadar kaçabilirim?” hesabını değil, “Rabbim benden ne bekler?” kaygısını koyar ortaya. Bencil hesapları bitirir, “Allah benim ne yaptığımı görüyor” bilincini yerleştirir.

Görüyor musunuz? “Ben yapmak zorunda değilim” diyen dil, sözleşmeli tüccar dilidir. Kur’an’ın inşa ettiği dil ise iman, ihsan ve adalet dilidir!

Fıkıh başka şeydir, Kur’an ahlakı başka! Evet, klasik fıkıhta bazı dar ve hatalı görüşler var. “Kadın ev işi yapmak zorunda değildir” diyen içtihatlar var. Ama sorarım size: Fıkıh nedir? Fıkıh, insanın ilahi vahyi kendi zamanının şartlarında anlama çabasıdır. İçtihattır. İçtihatta hata da edilir, isabet de… Fıkıhçılar mahkemenin yasal asgari sınırını çizerler. Hakim neye müdahale edebilir, onu belirlerler. Ama fıkhın o kazaî (yasal) sınırını alıp, evliliğin diyanî (vicdani, ahlaki) ideal kuralı saymak devasa bir hatadır! Hukuki boşluğu, ahlaki sorumsuzluk lisansına çevirmektir! Klasik fıkıh, evliliği borçlar hukukundaki ticari bir akde benzetmiş olabilir. Erkeğin parası ile kadının fiziki varlığının mübadelesi saymış olabilir.

Ama Kur’an öyle bakmaz! Kur’an evliliği ticaret değil, mîsâk kabul eder. Ayetler parçalanarak okunamaz. Hak tek başına var olamaz. Sorumluluklar karşılıklıdır. Erkek “Geçimi sağlıyorum” deyip otorite kuramaz, kadın “Haklarım var” deyip sorumluluktan kaçıp evi çökertemez. İkisi de Kur’an’daki ma’rûf ilkesini katleder!

Geldik en acı noktaya…

“Biz” bilincinin iflasına ve sevgisizliğe! Bir insan eşinin yorgunluğunu görüp de “Bu benim görevim değil” diyebiliyorsa, orada empati ölmüştür! Orada “biz” bilinci bitmiş, bencil bir “ben” krallığı kurulmuştur. Sorumsuzluk dili ilişkide yalnızlık üretir. Bir taraf yük taşırken diğer tarafın seyirci kalması, eşte derin bir değersizlik hissi bırakır.

Ve en acısı ne biliyor musunuz?

Bu sözü söyleyen insan aslında eşini sevmiyordur! Çünkü sevgi laf değildir; eylemdir, yük almaktır, hayatı kolaylaştırmaktır. Hesabın, pazarlığın, mahkeme maddelerinin girdiği evlilikte hasbi sevgi durmaz. Tüccar zihniyetinin başladığı yerde, merhamet kapıyı vurup çıkar!

Peki ya modern ilahiyatçıların tehlikeli oyunu? Bireylerin seküler veya feminist söylemler karşısında kendini ezik hissedip onay alma arzusuyla hareket etmesi… İslami kavramları ve fıkhi esneklikleri, modern seküler paradigmaya “İslam da aslında sizin dediğinizi söyleyecek kadar modern” mesajı vermek için alet etmesi… Ortaya çıkan şey İslamî bir duruş değil, tepkisel bir yozlaşmadır! Feminizm ile İslam’ı sentezlemeye kalkan bazı ilahiyatçı söylemler, modernist mecralarda alkış toplamak için hatalı fıkhi esnekliklerin arkasına sığınıyorlar. Bireysel tembelliği “Dini hak” ambalajıyla sunuyorlar!

Sonuç mu? Genç kadınların zihni bulanıyor. Ev içi sorumluluklarını ihmal edip, buna bir de dini kılıf buluyorlar! Vicdanlarını rahatlatıyorlar ama olan ailenin huzuruna oluyor! Evlilik şirketleşmeye dönüştüğünde boşanmalar patlıyor.

Oysa Kur’an’ın duruşu nettir. Münâfikûn Suresi 8. ayet: “Asıl izzet Allah’ın, O’nun Resulünün ve müminlerindir…” İlahi vahyin adalet anlayışı dururken, başka akımların meşruiyet alanına sığınarak kadını yüceltmeye çalışmak; aksine kadını evde hiçbir üretim yapmayan, sorumluluk taşıyamayacak kadar zayıf, pasif bir “misafir” konumuna düşürerek onun itibarını zedelemektir!

Allah’tan daha adil olma iddiası haddi aşmaktır! Mülk Suresi 14: “Yaratıcı olan Allah bilmez mi? O, latiftir, haberdardır.” Kadına ve erkeğe taşıyabileceği sorumlulukları yükleyen, evliliği meveddet ve rahmet üzerine kuran ilahi iradeden daha adil bir sistem kurmak mümkün müdür?

Bakın, dünyadaki hukuk sistemlerine göz atın:

Almanya: Ev içi sorumluluktan kaçmak evlilik birliğinin temelden sarsılması (Zerrüttung) sayılır.

Fransa: Eşlerin birbirlerine yardım etmeyi reddetmesi mahkemede kusur (faute) kabul edilir.

ABD ve Kanada: Ev içi sorumluluğu reddetmek ilişkiyi terk (Marital Neglect) olarak kodlanır.

Japonya ve Güney Kore: Ev işlerinden kaçmak “Yardım etme borcuna aykırılık” sayılır, ağır tazminat doğurur.

Çin: Ev işlerini tek başına sırtlanan eşe boşanmada özel tazminat ödenir.

Yani? Seküler hukuk da Doğu ahlakı da aynı şeyi söylüyor: Haklarını alıp sorumluluktan kaçmak özgürlük değildir; sözleşme ihlalidir, bencilliktir!

Aile Eğitim Müfredatlarında Bireyci Dili Değiştirmek Zorundayız!

İşte bu yüzden, aile eğitim müfredatlarında dili değiştirmek zorundayız! Bireyleri hukuki maddeler üzerinden yarıştıran çatışmacı dilden vazgeçip, Kur’an’ın mîsâk, ma’rûf, adalet ve velayet ilkelerini merkeze alan eylem odaklı bir dil kurmalıyız:

“Benim Hakkım” yerine “Bizim Sorumluluğumuz”: “Senden ne alabilirim?” sorusu yerine “Yuvanın huzuruna ne katabilirim?” zihniyeti yerleşmelidir.

“Zorunluluk” yerine “İhsan ve Salih Amel”: Ev içi yardımlaşma, “yapmak zorunda değilsin” cenderesinden çıkarılıp birer ahiret yatırımı sayılmalıdır.

“Tahakküm/Sorumsuzluk” yerine “Karşılıklı Velayet”: Tevbe 71 ışığında ailenin bir hak kapışması değil, dayanışma ortaklığı olduğu işlenmelidir.

Modül modül kurmalıyız bu bilinci:

Modül 1 (Zihinsel Zemin): Evlilik, özgürlüklerin çatıştığı değil; sevgi ve merhametle beslenen huzur (sekine) limanıdır (Mîsâk-ı Galîz).

Modül 2 (Hak-Sorumluluk Dengesi): Adalet, herkesin aynı işi yapması değil; yükün kapasiteye göre birlikte omuzlanmasıdır (Bakara 233, Nisâ 19).

Modül 3 (Nebi’nin Örnekliği): Hz. Resulullah evde yük olan değil, yük alan bir liderdi. Eşleri de onu hiçbir zaman yalnız bırakmadı.

Vaka analizleriyle sorgulatmalıyız gençlere:

İki taraf da çalışırken akşam ev işlerinin sadece kadına yüklenmesi adalet midir?

Erkek dışarıda koştururken evdeki kadının “Bu benim görevim değil” deyip evi terk etmesi velayet ilkesiyle bağdaşır mı?

İmkânlar ve kapasite göz ardı edilip cinsiyetçi kalıplarla yük yüklemek ma’rûf mudur?

Gördüğünüz gibi… Kadın veya erkek, “Ben yapmak zorunda değilim” kalkanının arkasına sığınarak ne Müslüman kalabilir ne adil olabilir ne de erdemli bir hayat inşa edebilir. Yuva, iki insanın birbirine yük olduğu değil; birbirinin yükünü Omuzladığı yerdir!

Son Söz

Kur’an’a göre evlilik bir sorumluluk ortaklığıdır (Nisâ, 4:21).

Ev içi roller adalet ve ma’rûf ile belirlenir (Nisâ, 4:19).

Hiç kimse “Yapmak zorunda değilim” diyerek ortak hayatı sabote edemez (Bakara, 2:228).

Ne mezheplerin dar gelenekçiliği… Ne modernizmin sorumsuz özgürlükçülüğü…

Kur’an ikisini de reddeder! Kur’an’ın cümlesi nettir: “Birbiriniz için adil olun.”

Ve adalet, her zaman sorumluluk ister! Evlilik bir hak kapışması değil; bir salih amel alanıdır. Eşinin bir yorgunluğunu almak, bir gülümsemeyle sofrayı kurmak, bir zahmeti paylaşmak ahirete yatırımdır. Kur’an bize adaleti emreder. Adalet, sadece mahkemelerde aranan bir kavram değil; bir evin mutfağında, oturma odasında, akşam yorgunluğunda aranan bir dengedir.

Eğer bir erkek dışarıda rızık peşinde koşturuyor, ter döküyor ve ailesinin güvenliği için çabalıyorsa; evde kalan eşin “bunlar benim görevim değil” diyerek yan gelip yatması adalet midir, yoksa zulüm mü? “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” (Necm, 39) diyen bir Kitabın muhataplarıyız. Çalışmak sadece ofiste veya tarlada olmaz; ev içindeki huzuru inşa etmek, ocağı tüttürmek, düzeni sağlamak da en yüce çalışmalardan biridir. Sorumluluktan kaçmak için dini kavramların arkasına sığınmak, aslında dini kendi konforuna alet etmektir.

Gelin, sosyal medyanın sorumsuzluk kışkırtmalarına değil, Kur’an’ın dayanışma çağrısına kulak verelim. Çünkü yuva, iki kişinin birbirine yük olduğu değil, birbirinin yükünü aldığı yerdir!

İLGİLİ HABERLER