Albay Mehmet Haşimoğlu, 28 Şubat davasının soruşturma aşamasında 25 Nisan 2012’de tutuklandı. Haşimoğlu, tutukluluğunun üzerinden yaklaşık dört …
Albay Mehmet Haşimoğlu, 28 Şubat davasının soruşturma aşamasında 25 Nisan 2012’de tutuklandı. Haşimoğlu, tutukluluğunun üzerinden yaklaşık dört ay geçtikten sonra rahatsızlandı ve tedavi gördüğü Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nde (GATA) dokuz yıl önce bugün, 13 Ağustos’ta yaşamını yitirdi. Ölümünden üç gün önce tahliye edilen Haşimoğlu, FETÖ’nün hedefindeydi. Eşi ve çocukları, Haşimoğlu’nu anlatırken onu ölüme götüren kritik evreye dair de çarpıcı bilgiler verdi.
‘MÜKEMMEL BİR ASKERDİ’
Eşiyle tanıştığında 18 yaşında olduğunu söyleyen Makbule Haşimoğlu, “Evlilik sonrasında sürekli kendime ve kızıma kıyafet dikiyordum, eşim bu konuda yeteneğimi fark etti ve bana destek oldu. Eşimin desteğiyle açtığım moda tasarım merkezinde yüzlerce kişi yetiştirdim. Büyük firmalara koleksiyonlar hazırlayıp İtalya ve Fransa’da moda haftalarına katıldım, defileler düzenledim. Kumpas süreciyle birlikte hayatımız değişti. Eşimin görev yaptığı lojmandan alınıp zulümhaneye götürülmesiyle, içime onu bir daha göremeyeceğim hissi ateş gibi düştü. Nitekim dört ay sonra da suçsuz ve sapasağlam girdiği zulümhaneden Türk bayrağına sarılı naaşı bize verildi. O mükemmel bir eş, bir baba ve bir askerdi. Allah’ın bana verdiği en büyük ödüldü. İlham kaynağım, yaşama sevincim, kalbim onunla birlikte toprak oldu. Sonrasında işime devam etmedim. Çünkü gücümü ondan alıyordum. O Atatürk’ün askeri olduğu için sevgimizi, umutlarımızı, mutluluğumuzu, yarınlarımızı, kısaca her şeyimizi elimizden aldılar” ifadelerini kullandı.

(Mehmet Haşimoğlu ve ailesinin mutlu günlerinden geriye bu fotoğraflar kaldı.)
GATA’YA KALDIRILDI
Kumpas davasında FETÖ’cülerin payına dikkat çeken Haşimoğlu, eşini ölüme götüren sürece dair şüpheli noktaları şöyle anlattı: “Mehmet 25 Nisan 2012’de cezaevine girdikten üç gün sonra karnındaki şiddetli ağrılarından ötürü GATA’ya gitti. Safra kesesi taşı teşhisi konularak ameliyata alındı. Ameliyattan iki gün sonra cezaevine gönderildi. Şiddetli ağrıları olunca 1.5 ay sonra GATA’ya kaldırıldı, ameliyat yeri iltihaplanmıştı. Yeniden ameliyata alındıktan sonra doktorun söylediği pankreasa yanlışlıkla hafif bir dokunma olduğuydu.
‘SAĞ ÇIKARMAYACAKLAR’
Bir kez daha operasyona alınmadan önce bana ‘Makbule, bunlar beni sağ çıkarmayacaklar’, yanındaki nöbetçi askere de ‘Sen de şahit ol’ dedi. Sonrasında septik şoka girerek 15 gün yoğun bakımda kaldı. O dönemin GATA görevlileri, eşimi göstermemek için zorluk çıkardı. Eşim kendine gelince oradaki bir hasta bakıcıyı göstererek ‘Buna çok dikkat et, bana çok kötü davranıyor’ dedi. Bir ayın sonunda iyileşmeye başlamıştı. 10 Ağustos’ta tahliye edildi. Başında duran asker de ayrıldı. Tahliye kararına sevinmemişti. ‘Arkadaşlarım içerideyken ben bu durumdan mutlu olamam’ dedi. O gün normal odaya geçirileceği söylenince, eşim eşyalarını istedi. Karabük’e yola çıktım. Ne olduysa 13 Ağustos sabahı oldu. Hastaneden arayıp ‘Eşinizi kaybediyoruz, gelin’ dediler. Saat 16.00 gibi kaybettik.”
‘KORKUSUZCA KONUŞURDU’
Haşimoğlu’nun oğlu Tuğberk Haşimoğlu ise psikolog. Mehmet Haşimoğlu’nun yedi yaşında babasını kaybetmesinin de etkisiyle “Ben baba sevgisi göremedim, çocuklarım baba sevgisine doysun” dediğini aktaran Tuğberk Haşimoğlu, babasının hayatına dokunuşunu şu sözlerle anlatıyor:
“Babamın en beğendiğim ve imrendiğim özelliği onurlu ve cesur bir insan olmasıydı. Ergenekon sürecinde korkusuzca konuşurdu, kimseden çekinmezdi. Babam gibi temiz ve dürüst bir insana yapılan bu zulmü gördükten sonra insanlığa karşı olan bakış açım değişti. Hayatımın en kritik döneminde babamı kaybettim. Babamın ölümü bana çok fazla şey öğretti. Hayatın düalist yapısını kavradım ve anı biriktirmenin önemini anladım.”
‘O GÜNÜ NASIL SİLEBİLİRLER?’
Mehmet Haşimoğlu’nun kızı Tuğçe Haşimoğlu, babasıyla cezaevindeki bir açık görüş gününde yaşadıklarını “Hayatımdaki en büyük travma” diye tanımlıyor. Haşimoğlu, o günü şu sözlerle anlattı:
“Babam cezaevindeydi, açık görüş günü için ailece Ankara’ya gitmiştik. İlk gidişimiz değildi ama sanki hepimiz hissetmiştik bir şeyleri. Babam üzülmesin diye çok güçlü duruyorduk içimiz kan ağlarken. Vedalaşırken de öyle uzun uzun sarılmıyorduk ki ayrılmamız zor olmasın diye. Hepimiz vedalaştık sıra kardeşime geldi. Sarıldılar ve kaldılar öyle… Hepimiz ağlıyoruz, kardeşim bırakamıyor, babam ayrılamıyor… O an yaşadığım acıyı tarif edemem, babamı orada bırakıp arkamıza bakarak gitmek zorunda kalmak… Nasıl silebilirler o günü benden, kardeşimden, annemden?”
KAYNAK: Cumhuriyet